|

ATATÜRK'ÜN TÜRK
DİL KURUMU
(12 Temmuz 1932- 17 Ağustos 1983)
MUSTAFA KEMAL VE TÜRKÇE
Osmanlı aydınları arasında,
konuşma ve yazı dilleri arasındaki
kopukluğun giderilmesi,
Osmanlıcanın yalınlaştırılması
gerektiği tartışmalarının
yaygınlaştığı yıllarda öğrenimini
sürdüren Mustafa Kemal, daha
askeri ortaokul öğrencisiyken bu
sorunla yakından ilgilenmeye
başlamıştı. O yıllarda Selanik’te
yayımlanmakta olan Çocuklara
Rehber adlı dergi, erkek ve
kız çocukları bilgiyle donatmaya
ve onların güzel ahlaklı birey
olmalarına yardım etmeye
yönelmişti. Bunun yanında
“terkip”siz bir dil kullanmaya da
özen gösteren dergide Serezli
Öğretmen Sadi, okul çocukları için
yalın Türkçe ile yazılmış örnekler
veriyor, bununla güttüğü amacı
şöyle açıklıyordu.
Öz Türkçe akımının öncülerinden
sayılması gereken Çocuklara
Rehber dergisi, öğrenciler
için fen bilimlerine ve özellikle
matematiğe ilişkin sorular,
bilmeceler de düzenlemekte,
bunlara doğru yanıt verenlerin
adlarını da sonraki sayılarında
yayımlamaktaydı. Ali Ulvi
Elöve’nin incelemelerine göre
derginin 22 Mayıs ve 12
Teşrinisani 1313 (3 Haziran ve 24
Kasım 1897) günlü sayılarında,
matematik sorularını çözenler
arasında, askeri rüştiye son sınıf
öğrencilerinden Mustafa Kemal de
bulunmaktaydı.
Bu da Mustafa Kemal’in söz konusu
derginin okuyucularından olduğunu
ve o yıllardan başlayarak
Türkçecilik akımını izlediğini
göstermektedir.
İkinci Meşrutiyet döneminde dil
tartışmaları daha büyük boyutlar
kazanırken okuduğu kitapların
etkisiyle Mustafa Kemal’in ilgisi
artık bir dil bilincine
dönüşmüştü. Özellikle 1870’te
yayımladığı Les Turcs anciens
et modernes adlı kitabıyla
Türk tarihinin ve uygarlığının çok
eskilere dayandığını gösteren
Mustafa Celalettin’den sonra Necip
Asım’ın araştırmaları, Mustafa
Kemal’in Türkçenin geliştirilmesi
için izlenmesi gereken yöntemi
belirlemesinde etken olmuştu. Buna
ilişkin ilk işareti de Birinci
Dünya Savaşı yıllarında vermişti.
XVI. Kolordu Komutanı olarak
Silvan’da bulunurken iki ünlü Türk
şairinin kitaplarını okuduktan
sonra 10 Aralık 1916’da anı
defterine şunları yazmıştı;
“Yemekten evvel Emin Beyin
(Yurdakul) Türkçe Şiirler’iyle
Fikret’in Rübab-ı Şikeste’sinden
aynı zeminde bazı parçalar
okuyarak bir mukayese yapmak
istedim. İkisi de başka başka
güzel. Ancak Türkçe olanda da
diğerinde de aynı derecede Arapça,
Farsça kelimat var. Fark, biri
parmak hesabı (hece vezni),
diğeri değil.”
Dilde sadeleşmeyi, yalnızca
Türkçenin Arapça, Farsça
kurallardan değil, o dillerin
sözcüklerinden de arındırılması
olarak değerlendiren Atatürk’te
1916’da oluşan bu görüş, devrimin
dilde de tamamlanması aşamasına
gelindiğinde, Sadri Maksudi
Arsal’ın Türk Dili İçin
adlı yapıtına yazdığı beğencede (2
Eylül 1930) artık bir ilke
niteliğini kazanmıştı;
“Ülkesini, yüksek istiklalini
korumasını bilen Türk milleti,
dilini de yabancı diller
boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
Dilde Devrime Hazırlık
Türkiye Büyük Millet Meclisinin
açılmasını sağlayan ulusal
direniş dilde de ulusallığa açılan
kapıyı aralamıştı. Kurtuluş Savaşı
yıllarında birkaç kez Ankara’ya
gelen ve bir süre Çankaya’da
Atatürk’ün konuğu olan Fransız
Gazeteci Berthe Gaulis, İleri
gazetesi başyazarı Celal
Nuri’ye Türk milliyetçiliğinin
nasıl doğduğunu sormuştu.
Bu konuda geniş bilgiler veren C.
Nuri dile ilişkin olarak da
şunları eklemişti:
“Milli hareket dilimizi yeniden
yaratmıştır. Şimdiki Türkçemizin
sizdeki Montaigne ve Rabelais
Frasızcasına ne kadar benzediğini
görseniz şaşarsınız. Lisan henüz
tam oturmuş değil. Yazarlarımız
sizinkilerin o zamanlar yaptıkları
gibi davranıyorlar. Onların
vaktiyle Grek ya da Latin
kelimelerini Fransızlaştırması
çabalarının benzeri çabaların
içindeler.”
Dili uygarlığın bir anlatım aracı
olarak niteleyen Celal Nuri,
Türkçenin batı uygarlığını,
kültürünü ve düşüncelerini,
anlatabilecek bir gelişme çağına
ulaşmasına kadar Fransızca,
Almanca, İngilizce gibi ileri
dillerden yararlanılması gerektiği
görüşündeydi. Yaygın biçimde
kullanıldıkları için Türkçeleşmiş
olarak kabul ettiği Arapça Farsça
sözcüklerin dilden çıkartılmasını
da sakıncalı bularak “Onlardan
vazgeçmek vücudumuzdan bir
parça kesmek demektir”
diyordu.
Bu nedenle de yapıtlarında
Fransızca deyimler, sözcükler
kullanan yazarları Fransızcayı
geliştirirken Grekçe ve Yunancadan
yararlanan XVI. yüzyıl Fransız
yazarlarına benzetiyordu.
Celal Nuri’nin bu ılımlı
Türkçeciliğine karşın Birinci
Büyük Millet Meclisinde Besim
Atalay ve Tunalı Hilmi gibi kimi
milletvekilleri, hangi dilden
olursa olsun yabancı kökenli
sözcükler kullanılmasına karşı
çıkmışlardı. Besim Atalay, daha
meclisin ilk günlerinde 9 Mayıs
1920’de, Bakanlar Kurulunun
işlevini belirleyen hükümet
bildirgesi okunurken yabancı
sözcüklerle birlikte o dillerin
kurallarının da Türkçeye
dolduklarını anımsatarak “milli
lisan”ı yabancılaştıran bu
duruma kayıtsız kalınmamasını
istemişti. Mecliste Türkçeyi
savunanların başında Zonguldak
Milletvekili Tunalı Hilmi
yer almıştı. 1921 Şubatında
bakanlığının çalışmalarına ilişkin
bilgiler veren İktisat Bakanı
Celal Bayar, Osmanlıca tâbir-i
âmiyane ve Fransızca
prensip deyimlerini kullanınca
Tunalı Hilmi, bunlara şiddetle
karşı çıkmış ve “Türkçe, anadilce
bir tabiri, bir kelimeyi
kullanınca mı âmiyane
oluyor” diye sormuş, prensip
yerine de tutamak
denilebileceğini belirtmişti.
Bunun gibi 23 Nisanın ulusal
bayram olmasını öngören yasa
görüşülürken metindeki iyâd- ı
milliye nitelemesi de onun
“Efendim, milli bayramdır”
diye yaptığı uyarı sonucunda
milli bayram olarak
değiştirilmişti.
Ama Tunalı Hilmi’nin Türkçeyi
yalınlaştırma ve geliştirme
yolundaki çok önemli girişimi, 23
Ağustos 1923’teki yasa önerisi
olmuştu. Türkçe Kanunu
başlığını taşıyan bu öneride,
yazında, öğretimde ve resmi
yazışmalarda yabancı kökenli
sözcükler kullanılması
yasaklanıyordu.
Komisyona gönderilen yasa önerisi,
Türkçenin yabancı dillerden aldığı
kurallarla bağdaştırılamadığı ve
dil konusunda yasa çıkartılmasının
hukuk kurallarına aykırı düşeceği
gerekçeleriyle kabul edilmemişti.
Sorun genel kurulca ele
alındığında da Tunalı Hilmi’yi
destekleyen yalnızca Besim Atalay
olmuştu. Gerçekte Atatürk’ün de
dili yasa yoluyla zorlamayı,
yasaklar getirmeyi doğru bulmadığı
biliniyordu. O, devrimin her
aşamasında olduğu gibi dil
sorununa da zamanı geldiğinde
eğilecekti. Bu nedenle Tunalı
Hilmi’nin yasa önerisini
desteklemeye yönelmemişti. Tunalı
Hilmi ise önerisi geri
çevrilmesine karşın, Türkçecilik
kavgasından vazgeçmeyeceğini
belirterek sözlerini, “Ben bu
düşüncelerimi bu Büyük Millet
Meclisinde kabul ettirmeye
muvaffak olursam kürsüden
inerken düşsem ölsem gözlerim
arkada kalmaz. Anadili olmayınca
bir şey olmaz” diyerek
bitirmişti.
Bütün bu tartışmalar Atatürk’ün
çok önem verdiği Türkçeyi ulusal
dil yapma ve aynı zamanda onu bir
bilim ve kültür dili düzeyinde
zenginleştirme amacına yönelik
gelişmeler demekti. Çünkü o, dili
ulusu oluşturan ve ulusçuluk
anlayışını pekiştiren ana
öğelerden biri olarak görüyordu.
Ortaokullar için yazdığı Medeni
Bilgiler kitabında Türk
ulusunu, “Türkiye Cumhuriyetini
kuran Türkiye halkına Türk milleti
denir” diye tanımlamıştı.
Toplulukların karşılaştıkları
istilalar, yıkımlar karşısında
özelliklerini, kimliklerini, ancak
dillerine sarılarak koruduklarını
göz önüne alarak da ulus olmada
dil birliğinin önemini günümüz
anlatımıyla şöyle açıklamıştı:
“Türk ulusunun dili Türkçedir.
Türk dili dünyada en güzel, en
zengin ve en kolay olabilecek bir
dildir. Onun için her Türk dilini
çok sever ve onu yükseltmek için
çalışır. Bir de Türk dili, Türk
ulusu için kutsal bir hazinedir.
Çünkü Türk ulusunun geçirdiği
bunca tehlikeli durumlarda
ahlakının, geleneklerinin,
anılarının, çıkarlarının, özetle
bugün kendi ulusallığını yapan her
şeyin dili aracılığıyla
korunduğunu görüyor. Türk dili
Türk ulusunun kalbidir,
belleğidir.”
Bu
nedenle Atatürk, Türk ulusunu
ayırt edici nitelikleri arasında
ilk sırayı dile vermekteydi. Öte
yandan Atatürk Türkçenin ulusal
nitelik kazanmasını ulusal
bağımsızlığın bir gereği olarak
görüyordu. Kurtuluş Savaşında “tam
bağımsızlık” ülküsüyle yola
çıkılmıştı ve Lozan Antlaşmasıyla
siyasal bağımsızlığa kavuştuktan
sonra onun kültür, ekonomi gibi
öteki alanlarda da sağlanması
dönemine girilmişti.
Kültürel bağımsızlık içerisinde o
kültürel kimliğin sesi olan dilin
de bağımsız olması zorunluydu.
Bunların dışında, yeni bir
ulusdevlet olan Türkiye
Cumhuriyeti’nin izleyeceği eğitim,
ulusal eğitim; eğitim dili de
ulusal dil olmalıydı. 22 Eylül
1924’te Samsun’da öğretmenlerle
konuşmasında eğitimi, amaç ve
içerik yönünden dinsel, ulusal
ve uluslararası diye üçe
ayıran Atatürk, ulusal devlette
izlenmesi gerekenin ulusal
eğitim olacağını belirttikten
sonra sözlerini şöyle sürdürmüştü:
“Ulusal eğitimin ne demek olduğunu
bilmekte artık hiçbir kuşku
kalmamalıdır. Bir de ulusal eğitim
temel olduktan sonra bunun dilini,
yöntemini, araçlarını da
ulusallaştırma zorunluluğu
tartışma götürmez.”
Eğitim öğretimin ulusal dilde
yapılmasının zorunlu olduğunu
belirten Atatürk, tapınmada da
halkın anlayacağı bir dilin, yalın
bir Türkçenin kullanılmasını
önemsiyordu. 1 Mart 1922’de
TBMM’nin yeni toplanma yılını açış
konuşmasında, “Camilerin kutsal
minberleri halkın din ve ahlak
yönünden beslenmesine en yüce,
en verimli kaynaklardır. Bundan
ötürü camilerin ve mescitlerin
minberlerinden halkı aydınlatacak
ve uyaracak kıymetli hutbelerin
içeriklerinin halkça anlaşılmasını
sağlamak, Şeriye Bakanlığının
önemli bir görevidir. Minberlerden
halkın anlayabileceği dille ruh ve
beyne seslenmekle Müslüman kişinin
bedeni canlanır, beyni arılaşır,
imanı kuvvetlenir” diyerek
ibadet yerlerinde Türkçe
kullanılması gerektiğinin ilk
işaretini vermişti.
Bununla da yetinmeyerek hutbe
okuyacak hatiplere örnek olmak
istemiş, 7 Şubat 1923‘te Balıkesir
Paşa Camiinde minbere çıkıp Türkçe
hutbe okumuştu. Arkasından sorulan
bir soruyu da şöyle yanıtlamıştı:
“Hutbeden amaç halkın
aydınlatılması ve doğru yolun
gösterilmesidir, başka bir şey
değildir. Yüz, iki yüz, dahası
bin yıl önceki hutbeleri okumak,
insanları bilgisizlik ve aymazlık
içinde bırakmak demektir. Hutbeyi
okuyanın ne olursa olsun halkın
kullandığı dili kullanması
gerekir... Minberlerde
yankılanacak sözlerin bilinmesi ve
anlaşılması ve teknik ve bilimsel
gerçeklere uygun olması gerekir.
Hatiplerin siyasal, toplumsal ve
uygarlığa ilişkin durumları her
gün izlemeleri zorunludur. Bunlar
bilinmezse halka yanlış düşünceler
aşılanması yoluna gidilir. Bundan
ötürü hutbeler tümüyle Türkçe ve
çağın gereklerine uygun olmalıdır
ve olacaktır.”
Hutbelerin Türkçeleştirilmesinden
sonra Atatürk Kuran’ın
Türkçeye çevrilmesi sorunu üzerine
eğilmişti. 1925 Kasımında Ankara
Anafartalardaki Gazi Kız Numune
Mektebine (Atatürk Ortaokuluna)
dikkatle okunması dileğiyle
Türkçe bir Kuran armağan etmişti.
Bu konuda kimi duraksamaların
olduğunu görünce de kutsal
kitabının yeni bir çevirisinin
yapılmasını emretmişti. Tapınma
dilinin Türkçeleştirilmesi
yolundaki bu girişimleri, 1930’lu
yıllarda camilerde Türkçe Kuran
ve Türkçe ezan okunmasıyla
amacına ulaşacaktı.
Türkçe sorununun belirlenen
ilkeler doğrultusunda ele
alınacağı bir örgütlenme öncesinde
Türkçeyi güçlendirmek ve
yaygınlaştırmak amacıyla yapılan
önemli girişimlerden biri de 10
Nisan 1926 gün ve 805 Sayılı Yasa
ile ekonomik kuruluşlarda Türkçe
kullanılmasının zorunlu tutulması
olmuştu. Türk yurttaşlarına ait
şirket ve kuruluşların Türkiye
sınırları içerisinde sözleşme,
iletişim, hesap ve defter tutma
gibi her türlü işlemlerinin Türkçe
olması zorunluluğunu getiren
yasada, yabancı şirket ve
kuruluşların Türk kuruluşları ve
yurttaşlarıyla olan işlemlerin de
Türkçe yapılması öngörülmüştü.
1927 başında yürürlüğe girecek
olan bu hükümlere uymayanlar, ağır
para cezaları yanında ticaret
yerinin kapatılmasından başlayarak
ticaret hakkının alınmasına kadar
varan çeşitli cezalara
çarptırılacaklardı.
Türkçeleştirmede İlk Adım: Dil
Encümeni
XIX. yüzyıldan başlayarak
yazı dili ile konuşma dili
arasındaki aykırılığın giderilmesi
ve Türkçenin zenginleştirilmesi
amacı güdülürken okumayı, anlamayı
ve yazmayı güçleştiren etkenlerin
başında Arapça kökenli abecenin
geldiği anlaşılmıştı. Bu yüzden de
Osmanlıca denen abecenin
iyileştirilmesi tartışmaları
başlamıştı. Cumhuriyetin ilanından
sonra da buna ilişkin değişik
görüşler ortaya atılmıştı.
Tartışmalar sürerken ulusal dil
kabul edilen Türkçeyi geliştirip
bir bilim ve kültür dili içeriğine
kavuşturabilmek için Dil Heyeti
adıyla Milli Eğitim Bakanlığına
bağlı bir özel kurul oluşturulması
öngörülmüştü. 1926’da TBMM’de
bakanlığın kuruluş yasası
görüşülürken Bakan Mustafa Necati
bununla gözetilen amacı şöyle
açıklamıştı:
“Türkiye’de dil sorunu önem
taşımaktadır. Henüz nasıl yazmak
gerektiği hakkında ortak
kanaatimiz yoktur. Onun için bugün
varolan dilimizi incelemek,
ulusumuza bir sözlük hazırlamak
için Dil Heyetine ihtiyaç vardır.
Memleketimizde bulunan uzmanları
toplayacağız. Dilimizi düzeltmek
için
ne yapmak gerekirse
önlem alacağız.”
Ne
var ki yasada öngörülmüş olmasına,
bütçeye ödenek konulmasına karşın
söz konusu kurul uzunca bir süre
oluşturulamamıştı. Bu arada dil
uzmanı olarak tanınan Ahmet Cevat
Emre Vakit gazetesinde
Lisanımız Hakkında Bir Kalem
Tecrübesi başlıklı bir yazı
dizisine başlamıştı (Ekim 1927).
Arkasından yazdıklarını
kitaplaştırırken buna, Muhtaç
Olduğumuz Lisan İnkılabı Hakkında
Bir Kalem Tecrübesi adını
vermişti. Abece, dili
biçimlendiren bir araç olduğuna
göre bütün bu öneriler, yazı ve
dil sorunlarının birlikte ele
alınmasının daha doğru olacağını
göstermişti. Adalet Bakanı Mahmut
Esat Bozkurt’un 8 Ocak 1928’de
Ankara Türk Ocağında Türk harfleri
hakkında verdiği konferans da
yakında abece değişikliğine
gidileceğini göstermişti. Nitekim
23 Mayıs 1928’de Dil Heyeti
ya da Alfabe Encümeni diye
anılan dokuz üyeli özel bir kurul
oluşturulmuş; kurula eğitimci, dil
uzmanı, yazar milletvekili olarak
üç ayrı kesimden üçer üye
alınmıştı.
Eğitimci üyeler: Bakanlık
Müsteşarı Emin Erişirgil, Talim
Terbiye Kurulu Üyesi İhsan Sungu,
Fazıl Ahmet Aykaç.
Dil uzmanı üyeler: Ragıp Hulusi
Özden, Ahmet Cevat Emre, İbrahim
Grandi Grantay.
Yazar ve milletvekilleri olan
üyeler: Falih Rıfkı Atay, Ruşen
Eşref Ünaydın, Yakup Kadri
Karaosmanoğlu.
Söz konusu kurul Dolmabahçe
Sarayında Atatürk’ün de katıldığı
çalışmalarını Elifba
(abece) ve Gramer diye iki
kolda sürdürmüştü. Sonunda
Latinceye dayalı Yeni Türk
Abecesinin kabul edilmesi (1
Kasım 1928) Türkçenin kolay
okunması, kolayca yazılması
yönünde bir dönüşüm olmuştu.
Atatürk 8 Ağustos 1928’de yeni
abecenin belirlendiğini açıklayan
ünlü Sarayburnu konuşmasında bu
dönüşümün Türk ulusuna
bilgisizlikten kurtulma,
yazılanları okuma, anlama ve
düşüncelerini yazıyla açıklamada
büyük kolaylıklar sağlayacağına
inandığını belirterek şunları
söylemişti:
“Bizim uyumlu zengin dilimiz,
yeni Türk harfleriyle
kendini gösterecektir.
Yüzyıllardan bu yana kafalarımızı
demir çerçeve içinde bulundurarak
anlaşılmayan ve anlayamadığımız
işaretlerden kendimizi kurtarmak,
bunu anlamak zorundasınız.
Anladığınızın belirtilerine yakın
gelecekte bütün dünya tanık
olacaktır. Buna kesinlikle
inanıyorum.”
1
Kasım 1928’de TBMM’nin yeni yasama
yılını açarken de bu inancını daha
geniş çapta dile getirmişti:
“Her şeyden önce Türk ulusuna onun
bütün emeklerini kısır yapan çorak
yolun dışında kolay okuma yazma
anahtarı vermek lazımdır. Büyük
Türk ulusu cehaletten, az emekle
kısa yoldan ancak kendi güzel ve
asil diline kolay uyan böyle bir
araçla sıyrılabilir. Bu okuma
yazma anahtarı ancak Latin
harflerinin Türk diline ne kadar
uygun olduğunu, kentte ve köyde
yaşı ilerlemiş Türk evlatlarını
güneş gibi meydana çıkarmıştır.
BMM’nin kararıyla Türk harflerinin
kesinlik ve yasallık kazanması bu
memleketin yükselme mücadelesinde
başlıbaşına bir geçit olacaktır.”
Cumhurbaşkanının bu konuşmasının
ardından yeni abeceye ilişkin yasa
tasarısı hemen görüşülerek kabul
edilmişti. Görüşmeler sırasında
söz alan ünlü Şair Mehmet Emin
Yurdakul, yasanın önemini
belirtirken, “Bu yeni harfler
toplumu tek bir ulus haline
getirecektir. Ulusun içinden yeni
düşünürler, yol göstericiler,
sanatçılar çıkacak ve Türk ulusu
bu yeni harflerle kendine bir
istikbal yazacak, yeni bilimini,
sanatını, dünyasını yaratacaktır”
demişti.
Abece değişikliğinden sonra sıra
dil sorununu çözmeye geldiğinden,
5 Aralık 1928 günlü bir Bakanlar
Kurulu kararı ile söz konusu
kurulun Milli Eğitim Bakanlığına
bağlı olarak çalışmalarını
sürdürmesi öngörülmüştü. Yalnızca
adı Dil Encümeni/Dil Heyeti
olarak değiştirilmiş ve on yeni
üye ile genişletilmesine gerek
görülmüştü. Yeni üyeler şunlardı:
Celal Sahir Erozan, İbrahim Necmi
Dilmen, Ahmet Rasim, Reşat Nuri
Güntekin, Besim Atalay, Veled
Çelebi, Yaşar Özeyi, Avni Başman,
Hamit Zübeyir Koşay, Profesör
Meszaroş (Macar Türkolog).
Kurulun başkanlığını eski
üyelerden Bakanlık Müsteşarı Emin
Erişirgil üstlenmişti. Kurul ilk
toplantısını 1 Aralık 1928’de
Söz Derleme Heyeti adıyla
yapmıştı. Çalışma planı olarak da
başlıca şu dört madde saptanmıştı;
a)
Bir mektep lügati (okul sözlüğü)
hazırlanması,
b)
İmlâ lügatinin (yazım kılavuzu)
hazırlanması,
c)
Türkçenin gramerinin (dilbilgisi
kurallarının) saptanması,
ç)
Sözlük çalışmalarına esas olmak
üzere de Fransızca 2 ciltlik
Larousse’un saf Türkçe
olarak çevrilmesi.
Celal Sahir Erozan, İbrahim Necmi
Dilmen ve Ahmet Rasim yazım
kılavuzunun hazırlanmasıyla
görevlendirilmiş, dilbilgisi
kitabının yazılması da Ahmet Cevat
Emre ile İbrahim Necmi Dilmen’e
verilmiş, bir süre sonra da 25.000
sözcüğü içeren bir İmlâ Lügati
yayımlanmıştı. Türk Söz Kitabı’nın
(sözlük) hazırlanmasına
başlanıldığında bu çalışmayı
kolaylaştırmak ve Türkçeyi
kavramlar yönünden
zenginleştirebilmek için de
Fransızca iki ciltlik Larousse
Universel’ın Türkçeye
çevrilmesi yararlı görülmüştü. Bu
çeviri özellikle Başbakan İsmet
İnönü’nün önerisiyle ele
alınmıştı. Ancak çeviriye
başlandığında zengin sanılan
Osmanlıcanın kavramlar ve terimler
yönünden ne kadar kısır olduğu
ortaya çıkmıştı. Fransızcadaki
birçok terim ve sözcüğe karşılık
bulabilmek için ya eski metinlere
başvurulması ya da yeni sözcükler
türetilmesi gerekiyordu.
Ama hangi yöntemin izlenmesi
gerektiği ve onun nasıl
uygulanacağı konusunda görüş
birliği değil, çoğunluk bile
sağlanamamıştı. H. Zübeyir Koşay,
kuruldaki havayı şöyle
yansıtmaktadır:
“Her dil devriminde, dil
yenileştiricilerin (Neologue’ların)
karşısına muhafazakârların (Orthologue’ların)
dikilmesi kaçınılmazdır. Bu ikilik
kamuoyunda olduğu kadar, o çağın
seçkin yazarlarını ve dil
bilginlerini bir araya toplayan
Dil Heyeti üyeleri arasında da
belirmişti.
Falih Rıfkı Atay haklı olarak dil
estetiği tezini ön planda
tutuyordu. Bu bakımdan
Macarlardaki Kazinczy’ye
benziyordu. Celal Sahir Erozan ve
M. Baha, halk arasında yaygın ve
fosilleşmiş Arapça ve Farsça
sözcüklerin feda edilmesine asla
taraftar değillerdi. Besim Atalay
ve bu satırların yazarına göre her
Türkçe kök bir değer olduğu için,
şive gelişmeleri gözetilmek ve
eklerin fonksiyonuna önem verilmek
şartiyle söz üretmede
faydalanılabilirdi. Ahmet Cevat
Emre’ye göre telefon, telgraf,
otomobil, tiren gibi sözler artık
uluslararası olduğu için bunlara
karşılık aramaya gereklik yoktu.”
Gerçekte de karşılaşılan en büyük
sorun Türkçe karşılığı bulunmayan
terimlerin nasıl yazılacağı
olmuştu. Kurulun 6 Ocak 1929 günlü
toplantısında çıkar bir yol olarak
bu gibi terimlerin Latinceden
alınması uygun görülmüştü. Varılan
bu karar tutanak defterine, “Eskiler
Arapçayı dilimize taslit ettikleri
(saldırttıkları) gibi bizim
de Fransızca, Almanca,
İngilizce lisanlarından birisini
bu hususta tercih etmek doğru
olmayacağında heyet ittifak
ediyordu. Yalnız lisana eskiden
girmiş, yerleşmiş olan kelimeler
müstesna tutulmak lazım geldiği
kararlaştırıldı. Geçen celselerde
kabul edildiği veçhile ıstılahlar
Latinceden alınacaktır” diye
geçirilmişti. Yalnız H. Z. Koşay
bu karara, “Latinceden alınan
terimlere tam karşılık olmasa da
eşanlamlı bir sözcük varsa
belirtilmelidir” biçiminde bir
ekleme yapılmasını önermişti.
Ancak Mustafa Necati’nin ölümünden
sonra geçici olarak Milli Eğitim
Bakanlığı görevini de üstlendiği
için kurul toplantısına katılan
Başbakan İsmet İnönü, söz konusu
kararı doğru bulmadığını
belirterek İstanbul
Üniversitesinden görüş alınmasını
istemişti. Tutanaklara göre İnönü
kurul çalışmalarını yönlendirmeyi
gerekli görmüştü. Örneğin 11 Şubat
1929 günkü toplantıda Başkan Emin
Erişirgil’in verdiği bilgileri
dinledikten sonra öngörülen
tasarının üniversiteye
gönderilmesini, kesin kararın
alınacağı toplantıya üniversite
rektörü ve dekanları ile her
fakülteden birer profesörün
çağrılmasını önermişti. Başbakanın
önerileri Türkçeyi geliştirecek
kurulun tutanağına o günlerdeki
anlatımla şöyle geçirilmişti:
“Istılahların tespiti hakkındaki
proje ile darülfünuna tevdiini
tensip buyurdular. Daha kati ve
daha mütecanis
(uyumlu)
neticeler elde edilmesi için
darülfünun emini (rektörü)
ile fakülte reislerinin (dekanlarının)
ve fakültelerden birer
müderrisin (profesörün)
merkeze davet edilmesini irade
buyurdular.
Pazara kadar heyet
toplanmış olacak. Bir ay sonra
Paşa Hazretlerinin huzuru ile
hakiki faaliyet neticesi
görülecektir.”
17
Şubat 1929’da yapılan ortak
toplantıya üniversite
temsilcilerinin yanı sıra Milli
Eğitim müsteşarı ve genel
müdürleri ile Ankara Hukuk
Fakültesinden bazı öğretim üyeleri
de katılmıştı. İnönü, görüşmelere
başlamadan önce tümüyle öz Türkçe
sözcüklerle kaleme alınmış olan
çok çarpıcı bir konuşma yapmıştı.
Başbakanın büyük bir çaba
harcayarak hazırladığı anlaşılan
konuşma metni, yalnız Arapça ve
Farsça kökenli sözcüklerin
kullanılmaması bakımından değil,
Türkçenin içine düştüğü karmaşanın
nedenlerine ve kurul
çalışmalarında gözetilen amaca
ışık tutması yönünden de
önemliydi. Hazırlanmasına
çalışılan sözlüğün büyük bir
boşluğu dolduracağını belirten
İnönü, büyük bir anadili bilinci
ve sevgisiyle Türkçenin
yüzyıllardır sınırları her türlü
saldırıya açık bir alan olarak
bırakıldığı için yabancı dillerin
etkisi altına girdiğini
vurgulamıştı. Bundan daha acı bir
gerçek olarak da Türk bireyinin
buna seyirci kaldığını, dahası
yabancı dillerden etkilenmeyi
desteklediğini ekleyerek şunları
söylemişti:
“Ünlü Efendiler,
Türkçemizin sözkitabı bizim için
çok yüzlükten beri sezdiğimiz bir
eksikliktir. En nihayet bu eksik
te tamamlanmak için Cumhuriyet
yaşayışına kavuşmayı beklemiştir.
Acı ile anmalıyız ki, şimdiye
kadar dilimiz, sınırları açık bir
dil kalmıştır. Bu yurdun içine
girmek suçsuz bir dalış idi. Daha
fena ve acıklı olan, vatan
çocuklarının bu dalmayı
kendilerinin arayıp özlemesidir.
Bir dilin sınırı, sözkitabı ile
çevrilip çevrelenebilir. Yüce
toplanmanız, dilimizin sınırını
çizmek, onu zorlanmaktan korumak
için kurulmuştur.”
Böylece sözkitabı diye
anılan Türkçe Sözlük’ün
hazırlanmasıyla dilin sınırlarının
saptanacağına ve yabancı dillerin
saldırısının önleneceğine değinen
İnönü, Türkçeyi
karşılaştığı tehlikelerden
koruyabilmek için sözlüğün bir yıl
içinde tamamlanmasını ve yabancı
kökenli sözcüklere karşılık
bulmaya çalışırken ilgili
alanların uzmanlarından
yararlanılmasını dilemişti. Böyle
yapılmazsa, “Eski Şark
sözlerinin kaplayışından
kurtulmadan, yeni Garp sözlerinin
düşüncesiz ve ölçüsüz dalışına
uğrayacağız” diyerek Arapça ve
Farsçanın baskısından kurtulmadan
batı dillerinin istilasına uğramak
tehlikesinin bulunduğunu
belirtmişti. Konuşmasında kurul
üyelerinin yalnızca “dilimizin
varlığını korumak sevgisi”
ile işe sarılmalarının sinirlere
güç, çalışmalara zevk vereceğini
de vurgulayan İnönü, okuduğu metni
salt dile üşüşen Fransızca
sözcüklere karşı bir tepki olarak
hazırladığını, bunda yüzde 75
oranında hatası bulunduğunu
bildiğini, kullandığı sözcüklerden
hiçbiri sözlüğe geçmese de asla
gücenmeyeceğini söylemişti.
Kurulda başbakanın konuşmasından
sonra terimlerin nasıl saptanacağı
sorunu ele alınmıştı. İlk sözü
alan Rektör Dr. Neşet Ömer İrdelp,
terimler konusunda öngördükleri
ilkeleri,
a) Öz Türkçe karşılığı varsa
onları aynen alma,
b)
Karşılıklarını bulmakta güçlük
çekildiğinde, “şimdiye kadar
ünsiyet edilmiş” olanları,
yani çok kullanıldıkları için
yadırganmayacak olanları
kabullenme; teknolojiye ilişkin
yeni terimleri ise, bütün
“memleketlerde kullanılan
şekilleriyle alma” diye
özetlemişti.
Bu
açıklamaya göre üniversite
yetkilileri dile yerleşmiş kabul
edilen yabancı kökenli terimleri
dilden atmanın zor olduğunu
belirtiyordu. Terimlerin doğrudan
doğruya Latinceden alınmasını da
uygun bulmuyor ve sözcük, hangi
dilde oluşturulup Türk bilim
çevrelerine girmişse o biçimde
kabul edilmelerini yeğliyordu.
Bunları dinleyen İsmet İnönü araya
girerek izlenmesi gereken ilkeyi
şöyle belirtmişti: Karşılığı
bulunanları Türkçe, bulunmayanları
Türkçeleştirme.
Daha sonra kurulun çalışmaları
üzerinde durulmuş ve umulan
sonucun alınabilmesi için eski
kitapların taranması, Anadolu
ağızlarından derlemeler yapılması,
bunun için Türk Ocağının Bilim
ve Sanat Heyetinden
yararlanılması gerekli görülmüştü.
Uzun süren toplantının sonunda
İsmet İnönü bir ay sonra yine
toplantıya katılıp hesap
soracağını söylemişti. Ama Milli
Eğitim Bakanlığına Vasıf Çınar
getirilince İnönü kurul
toplantılarına katılmaktan
vazgeçmişti. Bu arada terimlerin
nasıl Türkçeleştirileceği, sözlüğe
lehçelerin alınıp alınmaması
konusunda üyeler arasındaki görüş
ayrılıkları daha da artmıştı. 5
Mart 1929’daki toplantıya katılan
Bakan Vasıf Çınar bu ayrılıklara
değinirken dile yerleşmiş Arapça
Farsça sözcükleri atmayı, Orta
Asya Türkçesinden yararlanmayı ve
kelime uydurmayı doğru
bulmadığını şöyle açıklamıştı:
“Dünyada lisan ve kelime icat
edilemez. Arapçadan Çağataycaya
gitmek doğru değildir. Esasen Arap
tahakkümü kalmamıştır, bazı
kelimeler Türkçeleşmiştir.
Bunlardan kurtulmak için Özbeğe
gitmek yanlıştır.
Bir haftanızı feda ediniz,
prensiplerinizi koyunuz. Lehçeleri
koyacak mısınız? Kelime uyduracak
mısınız; Türkçeleşmiş Arapçaları
atacak mısınız ?”
Bakanın bu soruları karşısında
kurulun çalışmalarına ilişkin
bilgiler veren Başkan Emin
Erişirgil, Anadolu’da konuşulan
dilin sözlüğünü yapmaya
çalıştıklarını, Çağatay
lehçesinden sözcük almayı
düşünmediklerini söylemişti.
Terim sorununa gelince onların
dildeki öteki sözcüklere
benzemediğini, eğer 50 yıl önce
Türkiye’de bazı terimleri
uyduranlar, bunlardan
başkasını, daha kolayını
koysalardı sorunun bu ölçüde
olmayacağını da belirtmişti.
Böylece uydurma savlarının,
batı kökenli terimlere Arapçaya
dayanarak karşılık bulma
çabalarına girişildiği XIX.
yüzyılın ikinci yarısına kadar
geri götürülebileceğini anlatmak
istemişti.
Görüşmeler sonunda terimler
konusunun üniversiteye bırakılması
yoluna gidilmişti. Fakat sözlüğe
hangi sözcüklerin alınacağı
konusunda da üyeler arasındaki
görüş birliği sağlanamamıştı.
Örneğin maişet ya da
geçim sözcüklerinden hangisine
yer verileceği, ezgi
sözcüğünün alınıp alınmayacağı
konularında Yakup Kadri
Karaosmanoğlu’nun deyimiyle
edebi zevkler arasındaki
ayrılıktan doğan görüş
ayrılıkları bir türlü
giderilememişti. 23 Aralık 1929
günkü toplantıya ilişkin bir kayda
göre tışkı (dışkı),
bellek, işiti, görü
sözcüklerine Celal Sahir Erozan,
öz işlek / öz işleklik
sözcüğüne Y. Kadri Karaosmanoğlu
karşı çıkmıştı. Erozan da
spasme karşılığında alınan
kasıngı yerine de sapasmus’u
savunmuştu.
Yabancı sözcüklere Türkçe
karşılıklar bulmada kurul üyeleri
arasında uyum sağlanamazken
bulunan sözcükler de kimi kişi ve
çevrelerce, Bakan Vasıf Çınar’ın
kullandığı niteleme ile uydurma
diye aşağılanmaya başlanmıştı.
Örneğin İshak Refet Işıtman’ın
Dicle başlıklı şiirinde
akışmak, böke, cilasun,
gerleşmek gibi Türkçe
sözcükler kullanması basında ve
kamuoyunda eleştirilere yol
açmıştı. Çankırı Milletvekili
Talat ise eleştiriyle yetinmeyip
Dil Kurulunu uydurmacılara para
vermekle suçlamıştı. Bu
suçlamalar karşısında İ. R.
Işıtman Dil Kavgası adını
verdiği kitabında, sorunun ülkeden
sonra Türkçeyi de istilalardan
kurtarmak olduğunu belirterek
şunları söylemişti:
“Osmanlı Türkiyesi ne kadar
Türklerin değil idiyse
Osmanlılıktan kalma o Türkçe de
Türkün öz malı değildir. Osmanlı
Türkiyesinde Türkiye büyük bir
düğün evine benzerdi. Ev sahibi
olan Türkler Türk olmayanı
ağırlamaya, doyurmaya, donatmaya,
esirgemeye
çalışırlardı...Osmanlılıktan kalma
o Türkçede de Türkçe sözler hep
aşağılık, hep kötü işlere verilmek
istenmiştir. Herhangi bir sözün
Türkçesini söylemek kabalık,
Arapçasını, Acemcesini söylemek
nezaket sayılmıştır. (…) Osmanlı
Türkiyesini istila altında bulduk;
Osmanlı Türkçesi de istila
altındadır. Elimizi kurtaranlar
dilimizi de kurtarmaktadırlar”
(s.5 vö).
Fakat tartışmalar TBMM’ye de
yansımıştı. Arka arkaya devrim
yasalarının kabul edildiği
mecliste Dil Kurulu
çalışmalarını uydurmacılık olarak
gören üyelerin girişimiyle Milli
Eğitim Bakanlığının 1931 yılı
bütçesinde kurul için konulan
30.000 liralık ödenek 10 liraya
indirilmiş, böylece kurul
çalışmaları 1931 Temmuzunda
durdurulmuştu.
Bunun üzerine Falih Rıfkı Atay
Hâkimiyeti Milliye gazetesinde
Kusur Kimin başlıklı
yazısında, yabancı sözcüklere
karşılıklar bulmanın
uydurmacılık değil, dili
zenginleştiren bir yapma
(yaratıcılık) olduğunu
belirterek suçlamaları
kültürsüzlük olarak
değerlendirmişti:
“Çankırı
mebusu uydurmasyon diye çirkin bir
kelime kullanmış. Bu cascavlak
kültürsüzlük demektir. Buna
uydurma değil, yapma denir. Her
yeni kelimeyi o günkü zevkimiz
geri ittikten sonra yavaş yavaş
almış, benimsemiş, sevmiştir.”
Yeni Bir Örgüt Kurma Gereği
Dil Kurulunun
ödeneğinin kesilmesi, çalışmaları
durdurmanın ötesinde, herhangi bir
bakanlığa ya da resmi kuruma bağlı
olarak sürdürülecek etkinliklere,
siyasal kuruluşların ve
siyasetçilerin işe karışarak bu
çalışmaların önünü
kesebileceklerini, onu amacından
saptırabileceklerini göstermişti.
Dil
Kurulunun oluşturulmasından sonra
geçen sürede dil sorununu çözecek
bazı uygulamalara geçilmiş,
değişik görüşler ortaya atılmış,
önerilerde bulunulmuştu. Tekirdağ
Milletvekili Celal Nuri İleri,
yeni abecenin kabulünden sonra
yabancı sözdizimi kurallarının
yazı dilinden çıkartılmakta
olduğunu belirterek meclis
içtüzüğündeki deyimlerin de
sadeleştirilmesini önermişti.
Ancak dilde birliği sağlayabilmek
için bu konunun Dil Kurulunun
hazırlamakta olduğu Türkçe
Sözlüğün bitiminden sonra ele
alınması uygun görülmüştü.
İstanbul Belediyesi de
(Şehremaneti), Türkçeyi
desteklemek ve yaygınlaştırmak
amacıyla 1929 baharında başka
dillerde yazılmış olan tabela ve
levhalardan, ötekilere göre 10 kat
daha fazla resim (vergi)
alınmasına karar vermişti.
Milli Eğitim Bakanlığı da
Türkçenin temiz, açık ve kesin bir
yapıya kavuşturulması ve terimce
zenginleştirilmesi için neler
yapılması gerektiğini saptamak
amacıyla 1930 Ağustosunda Türkçe
ve edebiyat öğretmenlerini bir
toplantıya çağırmıştı. Bakan Cemal
Hüsnü Taray, kuşkusuz Atatürk’ün
öngörüsüne dayanarak toplantıyı
açış konuşmasında, Harf
Devriminden sonra sıranın dilde
devrime geldiğini haber vermişti:
“Harf Devrimiyle dilimizi içine
çekip batıracak büyük bir hendeği
atladık. Şimdi sıra dilimizin de
bu devrim gereklerine yanıt
vermesine kaldı.”
Türkçe Kongresi
diye de anılan toplantıda öğretim
programlarında bazı önemli
değişiklikler yapılması
öngörülmüştü. Müsteşar Emin
Erişirgil, öğretmenlerin
derslerine, yalnız öğrencileri
güzel yazmaya ve zevk sahibi
etmeye yarayan bir araç olarak
değil, seçilecek yapıtlar ve
örneklerle onlara bilinç,
duyarlılık, azim ve enerji
aşılayan bir alan olarak bakmaları
gerektiğini belirtmişti.
Akademi Değil, Özerk Dernek
Öte yandan Dil Kurulu
çalışmalarında görülen dağınıklığı
ve verimsizliği gidermek için
yeniden örgütlenmek artık
kaçınılmaz olmuştu. Ancak
gözetilen amacı doğru ve kesin
olarak saptamak, ona ulaşmayı
sağlayacak aracı belirlemek de
gerekliydi.
Atatürk’ün Genel Türk Devrimi
diye adlandırdığı bütünü oluşturan
değişik alanlardaki dönüşümlerin,
atılımların çoğu için özel yasalar
çıkartılmıştı. Yeni abecenin
kabulünde de aynı yola
başvurulmuştu. Fakat Türkçenin
özleştirilmesi ve geliştirilmesi
demek olan dilde devrim için özel
bir yasa düşünülemezdi. Çünkü dil
toplumdaki bütün bireyleri çok
ilgilendiren ana öğelerin başında
olma dışında, sözcük yaratma
sorunu, dilbilgisi sorunu ve
anlatım sorunu demekti. Buyurucu,
yasaklayıcı içerikteki yasa
hükümleriyle yurttaşlardan
herhangi bir sözcüğü kullanmasını
ya da kullanmamasını istemek,
sonuç alınamayacak bir girişim
demekti. Bu nedenle sorun ancak
ulusal dil olan Türkçeyi konuşan
ulus bireylerinin de katkıda
bulunmalarını sağlayacak bir
örgütlenmeye gidilerek
çözülebilirdi.
Bu
konuda da başlıca iki seçenek
vardı; batı ülkelerinin
bazılarında olduğu gibi bir dil
akademisi kurmak ya da özel
bir kurum oluşturmak.
İlk olarak XV. yüzyıl İtalyasında
birer bilim, yazın ve sanat
dernekleri olarak etkinlik
gösteren akademiler daha sonraları
en geniş biçimiyle Fransa’dakiler
kurulmuştu. Başbakan Richelieu’nün
1635’te bu derneklerden birini
Academie Française adıyla
resmi bir kuruma dönüştürmesi,
akademilerin gelişmesinde bir
dönüm noktası olmuştu. Academie
Française Fransız dilinin
korunması ile görevlendirilmiş;
ama onun dışında değişik bilim ve
sanat dallarıyla uğraşan
akademiler de kurulmuştu. Dil ve
yazın açısından bakıldığında bazı
ülkelerde Fransa’dakine benzer
akademiler kurulurken birçok
ülkede ise varolan dil dernekleri
çalışmalarını sürdürmüş ya da yeni
dernekler oluşturulmuştu.
Bu iki tür örgüt arasında dikkati
çeken başlıca ayrılık, dil
akademilerinin genellikle
özleşmiş, gelişmiş ve fazla sorunu
bulunmayan ulusal dillerin
korunmasında daha etkili
oldukları, ulusal dillerini
oluşturmaya, anadillerini
özleştirmeye çalışan ülkelerde ise
özel ve özerk derneklerle daha
olumlu sonuçlar alındığıydı.
Nitekim XIX. yüzyılda Alman
dilinin özleşmesi ve
Macaristan’daki büyük Dil Devrimi
bu amaçla kurulan derneklerin
aracılığı ile sonuçlandırılmıştı.
Türkiye’de Fransız Akademisine
benzer bir dil akademisi
kurulması, daha Tanzimat döneminde
gündeme gelmiş, 1851’de
Encümen-i Dâniş (Danışmanlar
Kurulu) adıyla bir örgüt
kurulmuştu. Fakat üyelerinden
çoğunun yetersizliği, görüş
ayrılıkları ve siyasal etkiler
yüzünden dikkate değer bir
etkinlik gösteremeden on yıl
içerisinde dağılmıştı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında bir
dil akademisi kurulmasına
ilişkin öneriler yapılmıştı. Bu
konuda değişik görüşler öne
sürülürken Başbakan İsmet İnönü
bunu olumlu karşılamıştı. 7 Kasım
1925’te TBMM’deki konuşmasında
bunun yakında gerçekleşeceğini de
açıklamıştı:
“Ulusal kültürle ilgili
girişimlerden olarak, bu yıl bir
dil akademisi, kültür açısından
Türk dili üzerinde asıl görevleri
yerine getirecek gerçek
uzmanlardan oluşan bir akademi
kuracağız.”
Ancak bir akademi kurma, karar
verme ve onunla ilgili yasal
düzenleme yanında bir olanak ve
gereksinme sorunu idi. 1920’ler
Türkiyesinde ise bu konuda görüş
birliği sağlanamamıştı; ayrıca var
olan olanaklardan çok
olanaksızlıklar ağır basıyordu. Bu
nedenle Milli Eğitim Bakanı
Mustafa Necati, hemen bir dil
akademisi kurulmasını uygun
görmemiş, bunun gerekçesini de
TBMM’de şöyle açıklamıştı:
“Dilbilgisi, yazım, sözlük, terim
sorunlarının nasıl karmaşa içinde
bulunduğu hepimizce
bilinmektedir. Bu karmaşaya
bilimin uyarmasıyla bir son
verilmeyecek olursa, on yıl sonra
birbirimizi anlamakta güçlüğe
uğrayacağımızdan korkulur. Bu gibi
sorunların çözümü, ilerlemiş
ülkelerde ‘akademya’lara
verilmiştir. Bundan dolayı bizde
de niçin akademya kurulmuyor gibi
bir soru akla gelebilir. Şunu
önceden söyleyelim ki, Milli
Eğitim Bakanlığının ayırıcı
niteliklerinden biri de
gösterişten uzak oluşudur.
Yapamayacağımız işlere girişmek,
bilimin yaygınlaştırılması
görevini üstlenmiş bulunan Milli
Eğitim Bakanlığına yaraşır bir
hareket olamaz. Uluslararası
dünyada yetkisi tanınacak bir
akademya kurma olanağını bulmuş
olsaydık bir kuruluşa girişmekte
hiç duraksamazdım. Fransız
Akademisinin yapmakta olduğu
bilimsel hizmetleri biliyoruz. Rus
Akademyasının kültür dünyasında en
önemli yeri olduğunu biliyoruz.
Bunları bilmekle birlikte gücümüzü
hesaba katmadan böyle büyük bir
işe girişmenin atakça davranmak
olacağına inanıyorum. Elli altmış
yıl önce bizde kurulmuş Encümen-i
Dâniş’in sonunu her zaman göz
önünde bulundurmak gerekir.”
Başbakanla Milli Eğitim Bakanı
arasındaki farklı değerlendirme
hükümetin hemen bir dil akademisi
kurma eğiliminden vazgeçmesiyle
noktalanmıştı. Ama basında bu
konudaki tartışmalar sürmüştü. Y.
K. Karaosmanoğlu ile Necmettin
Sadak akademi kurulmasını
isterlerken Fuat Köprülü buna
karşı çıkmıştı. Hayat
dergisindeki yazısında “lisan ve
edebiyat”la uğraşan akademi
modelinin, ‘‘hemen hemen yalnız
Fransa’ya mahsus olduğunu”
belirtikten sonra görüşünü,
“Bizim memleketimiz için Fransız
Akademisi tarzında yani sadece
yetişmiş sanatkârları sinesinde
toplayacak bir müesseseden ziyade,
en genç memleketlerin bile tatbike
uğraştıkları ilimler akademisi
tarzında bir kuruluşun daha
faydalı olacağı kanaatindeyim”
diye özetlemişti.
1930’a gelince Sadri Maksudi Arsal
da bu tartışmalara katılmıştı.
Türk Dili İçin adlı yapıtında
bir dil akademyası
kurulması gerektiğini savunmuş ve
ona ne gibi görevler
verilebileceğini ayrıntılarıyla
sıralayarak çalışmalarını sürdüren
Dil Kurulunun akademi
düzeyine çıkartılmasını dilemişti.
Atatürk, Türk dili ve tarihi
hakkında titiz bir inceleme
niteliğindeki bu kitaba kuşkusuz
yazarın dileğiyle sunuş yerine bir
değerlendirme yazmayı
kabullenmişti. 2 Eylül 1930
tarihli bu satırlar, Türkçeyi
yeniden ulusal olduğu kadar zengin
bir dil düzeyine kavuşturulmak
için onun gözetilmesi zorunlu
gördüğü temel ilkeleri de
belirlemektedir:
“Ulusal duygu ile dil arasında bağ
çok kuvvetlidir. Dilin ulusal ve
zengin olması, ulusal duygunun
gelişmesinde başlıca etkendir.
Türk dili, dillerin en
zenginlerindendir; yeter ki bu dil
bilinçle işlensin.
Ülkesini, yüksek bağımsızlığını
korumasını bilen Türk ulusu dilini
de yabancı diller boyunduruğundan
kurtarmalıdır.”
S.
M. Arsal’ın kitabına bunları yazan
Atatürk, yazarın akademi
kurulmasını savunan görüşlerine
katılmamıştı. Artık bu konuda daha
ciddi ve kalıcı girişimler
gerekmekteydi. Sorun Cumhuriyet
Halk Partisinin 10 Mayıs
1931’de toplanan üçüncü
kurultayında da tartışılmıştı.
Sonunda parti tüzüğüne şu maddenin
eklenmesine karar verilmişti;
“Türk dilinin milli, mükemmel ve
mazbut bir dil haline gelmesi
hakkındaki ciddi teşebbüslere
devam olunacaktır.”
Dile ilişkin sorunların resmi bir
örgüt içerisinde çözülemeyeceği
Dil Kurulunun ödeneğinin
kesilerek çalışamaz duruma
getirilmesiyle açıkça
anlaşılmıştı. Bu konuda yasalara
dayalı yasaklar ve zorunluluklar
getirmeye de olanak yoktu.
Dolayısıyla geniş kadrolu bir çatı
altında konuların özgürce
tartışılabileceği ve yalnız
uzmanların değil, her kesimden
bireylerin de katkıda
bulunabilecekleri bir örgütlenme
artık kaçınılmaz olmuştu. Ulusal
dil, ulus bireylerinin
katkılarıyla oluşturulmalıydı.
Böyle bir çalışma için en uygun
örgüt biçimi de özerk bir dernek
olabilirdi.
TÜRK DİLİ TETKİK CEMİYETİ
Dile ilişkin çalışmaları yürütecek
bir dernek kurulmasına karar
verildiğinde bir yıl önce Türk
tarihinin eskiliğini ve Türklerin
uygar bir toplum olduğunu
kanıtlarıyla ortaya çıkarılması
amacıyla Atatürk’ün isteğiyle
kurulan dernek örnek alınmıştı.
Çünkü 15 Nisan 1931’de Türk
Tarihi Tetkik Cemiyeti adıyla
kurulan örgütün bir yıllık
çalışmalarından çok olumlu
sonuçlar elde edilmişti. Tarih
çalışmalarının uzmanlar aracılığı
ile sürdürülmesi öngörüldüğünden
söz konusu dernekte üye sayısı 40
olarak sınırlandırılmıştı. Dilde
ise halkın katılımını sağlamak
gerektiğine göre böyle bir
sınırlama düşünülmemeli idi.
Artık kararını vermiş olan
Atatürk, Birinci Tarih Kurultayı
çalışmalarının devam ettiği 10
Temmuz 1932 gecesi, bazı
arkadaşlarıyla kurultay
üyelerinden bir kısmını Çankaya
Köşküne çağırmıştı.
Cumhurbaşkanlığı yaverlerince
tutulan kayıtlara göre toplantıya,
Milli Eğitim Bakanı Esat Sagay,
Samih Rıfat, İhsan Sungu, Muzaffer
Göker, Hasan Cemil Çambel, Tevfik
Rüştü Aras, Sadri Maksudi Arsal,
İbrahim Grandi Grantay, Müfit
Özdeş ve Tahsin Uzer
katılmışlardı.
Tarih Kurultayı çalışmalarının
değerlendirildiği bu toplantıda
dil sorununun nasıl çözüleceği de
tartışılmıştı. Kurultayın sona
erdiği ertesi günü akşamında da
aralarında Samih Rıfat’ın da
bulunduğu Türk Tarihi Tetkik
Cemiyeti üyeleri ile birlikte
Falih Rıfkı Atay ve Ruşen Eşref Ünaydın
da Çankaya Köşküne çağrılmışlardı.
Ruşen Eşref Ünaydın, o geceyi
şöyle anlatıyor:
“Türk Dili Tetkik Cemiyeti
işlerindeki hatıralarım şöyle
başlıyor.
11 Temmuz 1932’de Reisicumhur
Mustafa Kemal Hazretlerinin davet
iltifatlarını aldım. Akşamüzeri
Çankaya’ya gittim. Kendileri
birkaç vakittir yeni köşke
geçmişlerdi. Yukarı katta, kitap
odasının yanındaki çalışma
salonunda huzurlarına çıktım.
Duvarları krem, döşemeleri de
kahverenkli bu sade ve büyük
salonun orta yerindeki uzun
masanın başında oturuyorlardı. O
masanın etrafında Türk Tarihi
Tetkik Cemiyeti azaları da vardı.
O günlerde ilk tarih kongresi yeni
bitmişti.
Şimdi konuştukları:
Gelecek yıla yetiştirilecek büyük
kitabın bölümleri nasıl olacağı ve
bunları kimlerin yazacağı idi.
Yanılmıyorsam, o akşam orada
bulunanlar şunlardı: Âfet Hanım,
Yusuf Akçura, Samih Rifat,
Riyaseticumhur Kâtibi Umumisi
Hikmet, Yusuf Ziya, Hasan Cemil,
Sadri Maksudi, Maarif Vekâleti
Talim ve Terbiye Dairesi Reisi
İhsan, Hamit Zübeyr, Hüseyin Namık
beyler, bir de Macar Profesör
Zayti Ferenç.
Tarih konuşması bitmek üzere iken
Gazi Hazretleri, oradakilere
sordular:
-Dil işlerini düşünmek zamanı da
gelmiştir. Ne dersiniz?
Maarif Vekâleti bütçesinden
tahsisatı kesildiği 1931 Temmuzu
sonundan beri, eski Dil Encümeni
artık çalışmıyordu. Harf
inkılabının hızından doğan bu
kaynağın yeni bir varlık
göstermesi çok yerinde olacaktı.
Onun için, Reisicumhur
Hazretlerinin yüksek düşüncesi
sevinçle karşılandı. Gazi
Hazretleri,
- Öyle ise Türk Tarihi Tetkik
Cemiyeti gibi bir de ona kardeş
bir dil cemiyeti kuralım. Adı Türk
Dili Tetkik Cemiyeti olsun,
buyurdular.
Yeni cemiyetin ne
gibi işlerle uğraşacağı görüşüldü.
Sonunda Reisicumhur Hazretleri
kendi eli ile şu resmi çizdi
(Atatürk’ün çizdiği
resmi Ruşen Eşref açıklar).
Çalışmanın çerçevesi ortaya
çıkmıştı. Cemiyetin iki büyük kolu
olacaktı; biri filoloji ve
lengüistik, biri de Türk Dili.
Filoloji ve lengüistik, hem
doğrudan doğruya bu bilgilerle,
hem de bu bilgiler yollarından
Türk dili ile uğraşacaktı.
Türk dili
kolunun üç bölüğü ise, lûgat-ıstılah,
gramer-sentaks ve etimoloji
bakımından Türk dilini tetkik ve
tespit edecekti.
Reisicumhur Hazretleri,
- Yarın hükümete bir istida verip
cemiyetin iznini almalı. Fakat
bunun için daha önce bir reis, bir
de umumi kâtip seçmeli. Ben her
ikisini de burada, aramızda
görüyorum, dediler.
Eli ile Samih Rifat Beyi
göstererek,
- Zatıâliniz bunun reisliğini
alırsınız, buyurdular. Umumi
Kâtipliğe lütfen beni münasip
gördüler.
- Şimdi iki âza için de iki
arkadaş düşünürsünüz, dediler.
Samih Rifat Bey ve ben, bize çok
şerefli bir iş emreden Reisicumhur
Hazretlerinin yüksek teveccühüne
teşekkür ettik. Âzalar için Yakup
kadri Beyle Celal Sahir Beyi
söyledim.
- Pekeyi, dediler. Celal Sahir Bey
veznedarlığa, Yakup Kadri Bey de
âzalığa seçildi. Reisicumhur
Hazretleri,
- Zannederim şimdilik Türk Tarihi
Tetkik Cemiyetinin nizamnamesini
alırsınız. Lazım gelen yerlerine
cemiyetinizin adını ve gayesini
yazarsınız. Yenisini sonra
düşünürüz, dedi.
Böylece millete yararlı birçok iş
gibi Türk Dili Tetkik Cemiyeti de
GAZİ MUSTAFA KEMAL’in başından
doğdu.”
Atatürk, hemen hükümete bir
dilekçe ile başvurulmasını,
gereken iznin alınmasını, ancak
bunun için de kurucuların
belirlenmesi gerektiğini
anımsatmış ve Samih Rıfat’ın
başkan, Ünaydın’ın da genel yazman
olmasını istemişti. Kurucuların
dört kişi olmasını öngördüğünden
öteki iki kurucunun kimler olması
gerektiğini sormuştu. R. E.
Ünaydın’ın önerdiği Yakup Kadri
Karaosmanoğlu ile Celal Sahir
Erozan uygun görülmüş ve
veznedarlığın da Erozan’a
verilmesi kararlaştırılmıştı.
Atatürk, derneğin adından
tüzüğüne, kurucu üyelerinden nasıl
çalışacağına dek her şeyi önceden
belirlemişti. Türkçe ile ilgili
araştırma ve yayınlar yapması
öngörülen dernek bilimsel bir
nitelik taşıyacaktı. Atatürk Türk
Tarih Kurumu’nda olduğu gibi bu
yeni derneğin de koruyuculuğunu
kabul etmişti. Bu, dil
çalışmalarının da onun bilgisi
çerçevesinde ve katkısıyla
yürütüleceğinin göstergesiydi.
Derneğin tüzük taslağı
düzenlenmiş, dört kurucu üye
saptanmış, görev dağılımı da
yapılmıştı. Ünaydın aynı zamanda
derneğin sorumlu temsilcisi
olacaktı. Böylece zaman
yitirilmeden ertesi gün, 12 Temmuz
1932’de İçişleri Bakanlığına
aşağıdaki dilekçeyle
başvurulmuştu:
“Dahiliye Vekâleti Celilesine,
Muhterem Efendim,
Türk dili hakkında tetkikat ve
neşriyatta bulunmak maksadiyle ve
merkezi Anakarada Halkevi
binasındaki dairede bulunmak üzere
Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla
ilmi bir cemiyet teşkil edilerek
nizamnamesi merbuten takdim
kılınmıştır. Cemiyet İdare Heyeti
azalarının isimleri ve imzaları
arizamızın altında yazılıdır.
Cemiyetin mesul murahhası ve umumi
kâtibi Afyon Karahisar Mebusu
Ruşen Eşref Beydir. İcap eden
resmi muamelenin ifasına müsaade
buyurulması rica olunur, efendim.
Türk Dili Tetkik Cemiyeti Reisi
Çanakkale Mebusu Samih Rıfat
Umumi Kâtip Afyon
Karahisar Mebusu Ruşen Eşref
Âza ve Veznedar
Zonguldak Mebusu Celal Sahir
Âza Manisa Mebusu
Yakup Kadri”
Bu başvuru Dernekler Yasası
gereğince Emniyet İşleri Genel
Müdürlüğüne gönderilmişti.
Derneğin tüzüğü, amacı ve
kurucuların kimlikleri açısından
bir sakınca bulunmadığı saptanmış
ve hemen ertesi 13 Temmuz günü
çalışmalara başlanılması için
gereken şu izin belgesi
verilmişti:
‘‘İZİNNÂME
SURETİ
İLMÜHABER
Cemiyetin unvanı: TÜRK
DİLİ TETKİK CEMİYETİ
Maksadı
tesisi
(kuruluş amacı):
Türk dilini tetkik ve elde
edilecek neticeleri
neşretmek
(yayımlamak)
Merkezi; Ankara
Tarih-i
tesisi
(kuruluş tarihi):
12. . 1932
Unvanı ve
maksadı tesisi yukarıda yazılı
olan TÜRK DİLİ TETKİK CEMİYETİ’nin
nizamnamesi tevdi edilmiş
olduğundan Cemiyetler kanununa
tevfikan
(uygun olarak)
işbu
ilmühaber verildi.
13 Temmuz 1932
Emniyet İşleri Umum Müdür T. Hadi”
Türk Dili Tetkik
Cemiyeti
o yılın şubat ayında açılan
Ankara Halkevinde ayrılan bir
odada çalışmalara başlamıştı.
Atatürk 15 Temmuzda yazlık
çalışmaları için Yalova’ya hareket
ederken trende yanına aldığı Samih
Rıfat ve R. E. Ünaydın ile dil
sorunlarını konuşmuştu.
İstanbul’da toplanması öngörülen
kurultay, yani genel kurul
hazırlıkları ile uğraşan Ünaydın,
ağustos sonlarında Yalova’ya
gittiğinde karşılaştığı durumu, “Gazi
Hazretlerini eski, yeni yerli,
yabancı kamuslardan
(sözlüklerden) öz Türkçe sözler
aramakla, filoloji ve lengüistleri
ortaya koymakla meşgul gördüm”
diye aktarmaktadır.
Atatürk dil çalışmalarında tarih
çalışmalarından farklı bir yol
izlenmesi gerektiğine karar
vermişti: Öncelikle geniş kapsamlı
bir kurultay toplayıp Türkçenin
özleşmesi, gelişmesi ve ulusal dil
olması için evrim mi, devrim mi
yapmak gerektiği tezlerini orada
tartışmak. Böylece ulusun her
katmanını dille ilgilendirdikten
sonra derneğin tüzük taslağına son
biçimini vermek ve yönetim
kurulunu da kurultaya seçtirdikten
sonra hızla çalışmaya yöneltmek.
Kurultaya yalnız uzmanların,
Türkçe edebiyat öğretmenleri ile
yazarların değil, halktan da
dileyenlerin katılması öngörüldüğü
için yayımlanan bildiride,
“Kadın erkek her Türk yurttaş Türk
Dili Tetkik Cemiyeti üyesidir.
Kendini kurultaya çağırılmış
saymalıdır” denilmişti.
Ayrıca Başbakanlığa ve Genelkurmay
Başkanlığına başvurularak
kurultaya katılacak memur ve asker
kişilere izin verilmesi
dilenmişti. Kurultayda ele
alınacak konuları içeren izlence
de Atatürk’ün onayı alındıktan
sonra şöyle saptanmıştı:
A
- Dilin menşeleri:
1
- Türk dilinin eskiliğine ve
a)
İndo-Europeen dillerle,
b)
Bütün beyaz ırklar dilleriyle,
c)
Asya ve Avrupa’nın başka
dilleriyle münasebetleri üzerine
tetkikler.
2
- Türk dilinin doğrudan doğruya
kendi muhit şartları içinde
inkişafları.
a)
Lehçeleri,
b)
Tarihi gramerleri, ‘fonetik,
şekliyat (morfoloji), sentaks’,
c)
Kelime hazineleri (lügatler),
d)
Her türlü yabancı tesirlerden uzak
olarak gösterdiği yüksek edebi
kabiliyet.
3
- Bu kabiliyetin halk dilinde
sürmesi ve yazı dilinde sönmesi.
(Halk Edebiyatı - Divan
Edebiyatı).
Bunlarda âmil
(etken) olan
sebepler; dilin yakın
mazisinin
tetkiki.
B
- Türk dilinin bugünkü hali, asri
ve medeni ihtiyaçlar:
4
- Tanzimattan bugüne kadar Türk
dili ve gösterdiği değişiklikler;
a)
Şekliyat (morfoloji),
b)
Sentaks,
c)Kelimeler (vocabulaire),
d)Istılahlar.
5 - Türk dilinin
asri
(çağdaş) ve
medeni
ihtiyaçları nelerdir?
C
- Türk dilinin müstakbel
inkişafları:
6
- Gaye, Türk dilini ve yarınki
medeniyeti kemali ile
kucaklayabilecek en güzel şiveli
ve ahenkli bir ifade vasıtası
haline getirmek olduğuna göre;
a)
Şekliyat,
b)
Sentaks,
c)Kelime teşkili,
d)Istılah vazı
(terim saptama)
sahalarında dilin bütün
ihtiyaçlarını gidermek, düşünüş
tarzını asrileştirecek ve
garplılaştıracak hale getirmek;
yeni vakıaları
(olguları) ifade edecek yeni
kelimeler teşkilinde önceden
hazırlanmış ve tespit edilmiş
esaslar ve kaideler hazırlamak.
Kurultaya katılacak uzmanlarla
yazarlardan bu izlence
çerçevesinde hazırlayacakları
bildiri metinlerini önceden
göndermeleri istenmişti. Bunun
dışında Abdülhak Hamit Tarhan,
Cenap Şehabettin, Hüseyin Cahit
Yalçın, Halit Ziya Uşaklıgil, Faik
Âli, Ahmet Rasim, Ali Ekrem gibi
kimi ünlü kişilere özel çağrı
yapılmıştı. Sofya’dan Türk diline
ilişkin iki makalesini gönderen
Agop Martayan da (Dilâçar)
Atatürk’ün isteği üzerine
kurultaya davet edilmişti.
Hazırlıklar sürerken derneğe üye
olanların sayısı 718’i bulmuştu.
19 Eylülde Atatürk’ün başkanlık
ettiği toplantıda önce özel bir
kurulun hazırladığı tüzük taslağı
görüşülmüş, arkasından gönderilen
bildiriler ele alınıp
değerlendirilmişti.
İlk Türk Dili Kurultayı (26 Eylül
- 5 Ekim 1932)
Türk Dili Tetkik
Cemiyeti’nin
Türkçe Kurultay adı verilen
ilk genel kurulu öngörüldüğü gibi
26 Eylül 1932 Pazartesi günü saat
14.00’te Dolmabahçe Sarayında
açılmıştı. Sarayın muayede
(bayramlaşma) salonu denilen
girişteki büyük salonda gereken
düzenlemeler yapılmıştı. Atatürk 5
Ekime dek 10 gün süren çalışmaları
ve özellikle de tartışmaları
yakından izlemişti. Kurultaya
verdiği önem nedeniyle kendisini
görmeye gelen ABD Genelkurmay
Başkanı General Mac Arthur’u
Dolmabahçe Sarayında kabul etmiş
ve kurultayın ikinci gün
çalışmalarını bir süre onunla
birlikte izlemişti. Toplantıların
sonunda hemen her akşam dernek
yöneticileri ve delegelerden bir
kısmıyla bir araya gelerek günlük
değerlendirmelerde bulunmuştu.
Daha önce yapılan çağrının da
etkisiyle kurultaya 814 üye ile
birlikte katılanların sayısı
917’ye ulaşmıştı. Bunlar arasında
saz şairleri ile yeldirmeli köylü
kadınların sergiledikleri görüntü
toplantının ulusal niteliğinin
simgesi sayılabilir. Kurultay
İstanbul şehir bandosunun çaldığı
İstiklal Marşı ile açılmış,
arkasından gönderilen kutlama
iletileri okunmuştu. İsmet
İnönü’nün gönderdiği telgraf, onun
Dil Heyetinin 17 Şubat 1929 günkü
toplantısında yaptığı konuşmada
olduğu gibi öz Türkçe sözcüklerle
yazılmıştı.. Kurultayı ulusal
ekinimin (ekinin / kültürün)
dirilmesi olarak değerlendiren
İnönü, hükümetin alınacak
kararları destekleyeceğini de
belirtmişti:
“Türk Dili Kurultayının açılmasını
yüreğimizden sevinçler taşarak
kutlarız. Kurultay, son
yüzyıllarda durmadan karışıklığa
uğrayan ulusal ekinimin yeniden
dirilişinin ve ses verişinin
belgisidir. Kurultay ulusal
ekinime temel atarken onun
kucağında yer alan ülkücü üyelerin
duyduğu coşkuyu ve övüncü hepimiz
duyuyoruz. Kurultayda çalışanlara
ne mutlu!
Kurultayın dileklerini yerine
getirmek için elinden gelen her
hizmeti yapmak hükümet için ve her
yurttaş için bir borç, bir onur
olacaktır.”
Kurultayın açış konuşmasını yapan
Başkan Samih Rıfat, Türkçeyi
ulusal bir dil düzeyine çıkarmak,
yazı dili ile halk dili arasındaki
ayrılığı gidermek olduğunu
belirtmiş, bu amaca da ancak
halkın katkısıyla
ulaşılabileceğini ekleyerek
günümüz anlatımıyla şunları
söylemişti:
“Dilimizi ulusallaştırmak ve halka
yaklaştırmak için bizim
yararlanacağımız kaynaklar bütün
dünya dillerinden daha çoktur.
Elimizde kimbilir kaç yüzyıllık
bir anadil, her türlü yeteneği ve
birçok lehçeleriyle
girişimlerimize yardım edecektir.
Her şeyde olduğu gibi, sevgili
halkımızla dilde de birleşeceğiz.
Tutacağımız yol, bilim ve deneme
yoludur.”
Daha sonra kürsüye gelen yeni
Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit
Galip, Türkçenin ilgisizlik ve
umursamazlık yüzünden halkın
anlayamadığı bir dil haline
geldiğini vurgulamış, bundan böyle
izlenmesi gereken yol ve ön plana
alınacak çalışmalara değinen uzun
bir konuşma yapmıştı. Bakan,
Türkçenin o yıllardaki durumunu
şöyle özetlemişti:
“Bizlerin, yani
dünkü ve bugünkü şartlar içinde
okumuş ve yazmışların konuştuğumuz
ve hususiyle yazdığımız dile Türk
dili demekte gerçekte bir tereddüt
gösteriyorum. 17 milyon Anadolu
Türkü içinde ancak yüzde ona
varabilecek bir topluluğun
anlayabildiği dile Türkçe denemez.
Selçuklulardan beri sekiz asır
(yüzyıl) süren
şaşkın inat ile şuursuz ve
kozmopolit bir dalaletle
(aymazlıkla) Türkçe, bizzat
Türkler tarafından ölüm çukuruna
sürüklendi. Çok defa hiçbir
mecburiyet olmaksızın kapitülasyon
bağışlayan Osmanlı diplomatları
gibi, Osmanlı müellifleri (yazarları),
edipleri, âlimleri de yabancı
istilasına karşı Türk dilinin
kapısını ardına kadar açtılar.
Böylece dilimiz Türkçe olmaktan
çıktı, içinde pek az Türkçe sözle,
bazı Türkçe kaideler (kurallar)
bulunan bir Osmanlıca, yeni bir
dil oldu. (…) Son 22 yıllık
Türkçülük cereyanının gittikçe
artan ve genişleyen saflaştırma
(arılaştırma)
gayretlerine rağmen
bu dil hâlâ Türkleşmedi.”
Arkasından Türk ulusuna bilimi ve
kültürü halkın da anlayabileceği
bir dille sunmak gerektiğini
belirten Bakan R. Galip, dili
arılaştırmaya ve zenginleştirmeye
hız verirken Anadolu halk dilinde
yaşayan ve sayıları 80.000 kadar
olduğu sanılan sözcüklerin temel
alınabileceğine, eksikliklerin
eski yazma yapıtlardan ya da öteki
Türk lehçelerinden taranacak
sözcüklerle giderileceğine işaret
etmişti. Ancak bu yollar
denendikten sonra karşılığı
bulunamayan kavramlar için yabancı
dillere başvurulabilir demişti.
Yine de bu konuda sonsözün
uzmanlara ve izlenecek yöntemi
belirleyecek kurultaya düştüğünü
eklemişti.
Reşit Galip, kurultay devam
ederken kuşkusuz Atatürk’ten
aldığı destekle basına yaptığı
açıklamada, halk dilinde yaşayan
sözcüklerin 6 ay gibi kısa bir
sürede derlenmesine
çalışılacağını, başta Milli Eğitim
topluluğu olmak üzere tüm devlet
kuruluşlarının buna yardımcı
olacaklarını belirtmişti. Nitekim
Milli Eğitim Bakanı, Türk Dili
Söz Derleyicilerine başlığıyla
yayımladığı genelgede, Türkçenin
aslında varolan zenginliğini
ortaya çıkarmanın zorunlu olduğunu
vurgulamış ve derleyicileri
Atatürk’ün maarif ordusu
dediği kurtarıcı orduda görev
almaya çağırmıştı.
KURUCU VE KORUYUCU BAŞKAN:
ATATÜRK
Kurultayda bildirilerin sunulması
dışında çalışmalarda izlenecek
yöntem ve dernek tüzüğüne son
biçiminin verilmesi gibi iki
önemli konu üzerinde de
durulmuştu. 19 madde olarak
düzenlenen tüzük taslağı
kurultayın son günü ele alınmıştı.
Tüzüğün birinci maddesinde şu
yargıya yer verilmişti:
“Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal
Hazretlerinin yüksek koruyucu
başkanlığı altında 12 Temmuz
1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti
adlı bir cemiyet kurulmuştur.”
Derneğin amacı da şöyle
belirlenmişti:
“Türk Dili Tetkik Cemiyetinin
maksadı, Türk dilinin öz
zenginliğini meydana çıkarmak, onu
dünya dilleri arasında değerine
yaraşır yüksekliğe eriştirmektir.”
Dilde Devrimin Kısa Sürede
Yaygınlaşması
Genel Merkez Kurulunun kurultayca
seçilen bir başkan, bir genel
yazman ve bir sayman dışında altı
üyeden oluşması öngörülmüştü.
Dernek çatısı altında özgürce
yapılacak tartışmalarla varılacak
sonuçların uygulama alanına
konabilmesi, dilde devrimin kısa
sürede yaygınlaşması, topluma mal
edilmesi için devlet örgütünün bu
çalışmalara destek olması da
gerekliydi. Kurultayda Başbakan
ile Milli Eğitim Bakanının söz
verdikleri bu desteğin kolayca
yürütülmesi amacıyla dernek ile
söz konusu bakanlık arasında bir
ilişki kurma yoluna gidilmişti. Bu
nedenle Milli Eğitim Bakanının
derneğin fahri reisi
(onursal başkanı) olması kabul
edilmişti (mad.4). Üyeliklere
gelince, yurttaş olma
dışında hiçbir sınırlama
getirilmemişti. Bununla ilgili
madde, “Kendisinde kanuni
şartlar (yasal nitelikler)
bulunan her Türk cemiyete üye
olabilir” diye çok geniş
biçimde düzenlenmişti. Ancak
Dernekler Yasası uyarınca üye
olabilmek için başvuruda
bulunulması ve yönetim kurulunca
karar verilmesi gerektiği de
belirtilmişti. Etkinliklerin yurt
düzeyine yayılmasını sağlayabilmek
için iller ve ilçeler düzeyinde
örgütlenmeler de öngörülmüştü.
Buna göre illerdeki Halkevlerinin
dil, edebiyat ve tarih kolları
derneğin oradaki birimi olarak
yerini tutacaklardı.
Dilde Evrim Değil, Devrim
Kurultayda asıl tartışmalar
Türkçenin geliştirilmesinde
izlenecek ilke üzerinde
yoğunlaşmıştı. Denebilir ki
kurultaya devrimci ve
evrimci görüşlerin çarpışması
damgasını vurmuştu. XIX. yüzyıl
sonlarında Osmanlıca-Türkçe
üzerinde başlayan tartışmalar
giderek dilin düzenlenmesi,
düzeltilmesi gerektiği noktasında
yoğunlaşırken izlenmesi gereken
yöntem ve onun boyutları konusunda
iki ayrı görüş ortaya çıkmıştı.
Böylece dilin düzeltilmesini
isteyen reformcular,
zamanla evrimciler ve
devrimciler denebilecek iki
kesime ayrılmışlardı.
Evrimciler, Türkçenin yapısına
uymayan Arapça ve Farsça
dilbilgisi kuralları ile
sözdizimlerinden vazgeçilmesini,
halkın kullanmadığı yaygınlaşmamış
yabancı kökenli sözcüklerin
atılmasını yeterli buluyor; ayrıca
dilin özleşmesi için eski
Türkçeden, Türk lehçelerinden
yararlanmayı doğru bulmuyorlardı.
Kısacası dilin fazla zorlanmadan
doğal akışı içerisine bırakılması
gerektiğini, böylece yavaş da olsa
belli bir süreçte özleşebileceği
görüşünü savunuyorlardı. Dilde
reform tartışmalarının başladığı
dönemde reformu ve Türkçenin
Arapça Farsça kurallardan
kurtarılmasını savunan Necip Asım
Yazıksız, bu konuda hızlı hareket
edilmesine karşı çıkmıştı.
Lisan Bahsi başlıklı
makalesinde, hangi dilden gelirse
gelmiş olsun yabancı kökenli
sözcüklerin Türkçeden çıkartılıp
yerlerine öteki Türk lehçelerinden
sözcükler alınmasını istemediğini
vurgulayarak düşüncesini şöyle
açıklamıştı:
“Yalnız istediğim, özlediğim şey,
Türkçemizin medeni bir millet dili
olduğunu ve ilerlemesine gayret
edilirse bugünkü Avrupa
dillerinden aşağı kalmayacağını
ispat idi. Hatta saf Türkçe ile
birkaç makale yazışım da buna
dayanıyordu. Bunu görenler
dilimizden bütün Arapça, Farsça ve
Avrupa dillerinden aldığımız
kelimeleri çıkartıp yerine
Çağataycadan, Kıpçakçadan,
Özbekçeden, Azericeden vesaireden
kelime koymak istiyorum sandılar.
Hatta o fikri de münasip görenler,
mektup yerine betik
yazanlar da bulundu. Yine tekrar
ederim, fikir ve görüşüm hiç de
öyle değildir. Özendiğim şey,
bugün Osmanlıların terbiye
(eğitim) ve kültür bakımından
orta halli olanlarının hepsine
yazdığımızı anlatacak bir dil
kullanmaktır.”
İkinci Meşrutiyet döneminde
Genç Kalemler topluluğunun
Türkçenin özleştirilmesi
girişimini aşırılık sayanlar, yeni
terimlere Arapça ve Farsçaya
dayanarak karşılık bulmaya
çalışanlar ve “Türkçeleşmiş
Türkçedir” diyerek dildeki
yabancı kökenli sözcüklerin dili
zenginleştirdiğini savunanlar
oldukça güçlü bir evrimci
cephe kurmuştu. 1928’de
oluşturulan Dil Kurulu da
devrimci ve evrimci
görüşlerin çarpışmalarına sahne
olduğu için, umulan sonuç
alınamamıştı.
Kurultayda evrimcilerin
görüşlerini açıklamayı İttihatçı
olarak ünlenen Gazeteci Hüseyin
Cahit Yalçın üstlenmişti. Dilin
doğal akışına bırakılması
gerektiğini savunan Yalçın, yalın
bir anlatımla şunları söylemişti:
“Yazı dilinden yabancı sözcükleri
atarak yerlerine öz Türkçe
sözcükler koymak görevini hiçbir
kurul üzerine alamaz. Çünkü sözünü
dinletmek olanağı yoktur. Bu iş
tümüyle kişiseldir, daha doğrusu
kişiye bağlı değildir. Dilin doğal
gidişinin sonucu olarak
oluşacaktır. Bu akademi, yazı ve
konuşma dilinin her zaman
arkasından yürür; yeniliklere
akademi önayak olamaz. O, dilde
ancak düzenleyici ve koruyucu bir
kuvvettir.”
Adı akademi ya da dernek olsun,
hiçbir örgütün dile karışmaması
gerektiğini ısrarla vurgulayan
Yalçın, bu anlayışla Türkçeye
girmiş ve tutunmuş olan yabancı
kökenli sözcüklerin korunmasını da
zorunlu gördüğünü açıklamıştı.
Buna örnek olarak tayyare
sözcüğünü ele alarak şöyle devam
etmişti:
“Tayyare
icat edildiği zaman buna dilimizde
isim bulmak için Arapçadaki
tayr kökünden çıkmış bir
sözcük arayacağımıza, bunu öz
dilimizden çıkararak uçku,
uçkaç, uçuşkan diye saptamış
olsaydık, kuşkusuz ki daha iyi
olurdu. Fakat bugün en sıradan
köylüler bile tayyareyi
belledikten sonra kaldırıp da
yerine bu türlü öz Türkçe sözcük
koymakta boşuna yorgunluktan öte
bir yarar düşünemem. Çünkü tayr
Arapça da olsa tayyare
muhakkak ki Türkçedir. Çünkü
bizim buluşumuzdur, Türk
çocuğudur.”
Görüşmeler sürerken söz
alanlardan, Yalçın’ın evrimci
görüşünden yana çıkanlar da
olmuştu. Ama büyük çoğunluk dilde
de devrimci bir atılımın artık
kaçınılmaz olduğunu belirtmişti.
Bunlar arasında Sadri Ethem Erdem,
Halit Ziya Uşaklıgil, Fuat
Köprülü, Ali Canip Yöntem ve Hasan
Âli Yücel’in konuşmaları anılmaya
değer.
Sözlerine, “Kişiliklerine saygı
duyduğum üstatlar evrimden söz
ettiler. Bir toplumun yaşamında ne
zaman evrim olur ve ne zaman
atlamalar olur? Acaba üstatların
sözünü etmek istedikleri evrim
nasıl bir evrimdir?” diye
başlayan Erdem, 1918’den 1932’ye
değin geçen dönemin göz önüne
alınması gerektiğini belirterek
şunları söylemişti:
“Nasıl ki ulusla ümmet arasında
büyük bir ayrım varsa, dünkü dil
anlayışıyla bugünkü dil anlayışı
arasında da öyle bir ayrım vardır.
Biz bu ayrımı evrim yoluyla
geçemeyiz. Bu ayrımı Türk
topluluğunun şimdi yaşamakta
olduğu devrim atılımıyla
geçebiliriz... Çünkü yeni ve
yepyeni bir toplumla karşı
karşıyayız. Bu yeni toplum Tük
ulusudur...
Üstatlar bu
toplanmaların biraz da gereksiz
olduğunu dile getirmek istediler
sanırım. Eğer böyle bir şey söz
konusuysa, bunu hiç akıllarından
geçirmemeleri gerekir. Ancak halk
dilini ve halk egemenliğini temsil
eden sözcüklerin var olabilmesi
için halkın kendi egemenliğini
eline almış olduğu bir dönemde, bu
halk egemenliğini böyle yüze
gülücü evrim siyasasıyla yapmak
istersek, bu dil, Türk dili hiçbir
zaman istediğimiz aşamaya varmaz.
Varmak için çok
kökten
devrimci olmak gerekir.”
Türkçenin, Arapçanın baskısı
altında uğradığı başkalaşımı
anımsatan Halit Ziya Uşaklıgil,
abece değişikliğiyle hiçbir yerde
görülmeyen ve hayale sığmayan
olağanüstü bir dönüşüm yapıldığını
vurgulamıştı. Dilde devrime olan
inancını da şöyle belirtmişti:
“Bu ne ile yapıldı?
Büyük bir gücün işe el koymasıyla
yapıldı. Bugün Dil Kurultayı ve
bundan doğacak devrim de yine o
güç sayesinde
olacaktır.”
Ama evrimci görüşe en geniş
ve çarpıcı yanıtlar Fuat
Köprülü’den gelmişti:
“Büyük Gazi, o zaferi tamamlayan
ve sağlamlayan bir dizi devrimden
sonra bizi yeni bir zafere, yeni
bir devrime, daha açık bir deyimle
manevi bağımsızlığa kavuşturuyor.
Burada söz söyleyen bir konuşmacı,
evrim kuramına ve belirlenimcilik
ilkelerine dayandığını ileri
sürerek, toplumsal bir kurum olan
dilin, doğal bir gelişme
izlediğini ve onu değiştirmenin
insanların gücü içinde olmadığını,
akademilerin ve bilim kurullarının
bu gelişmeyi saptamaktan öte bir
şey yapamayacağını söyledi ve
tutucu güçlerin ve kanıların
aşırılıkları değiştirerekten bu
işte yararlı bir görev
gördüklerini de açıkladı.
Görünüşte bir bilim cilasına
bürünen bu sav, bütün devrim
hareketlerine karşı her zaman
kullanılan eski bir silahtır. (…)
Devrim ruhuyla dolu olan bugünkü
Türk kuşağı pekiyi bilir ki Türk
ruhunu ve büyük Türk tarihinin
doğal akışını herkesten daha önce
ve daha derinden sezen ve bu
ulusal eğilimlere her zaman açık
ve doğru biçimini veren Gazi,
ulusal bilincin ve ulusal kültürün
bu eşsiz odağı, ulusuna armağan
ettiği büyük devrimler zincirinin
yeni bir halkası olan büyük Dil
Devrimini de bilimin sağlam
temelleri üzerine kuruyor. Diğer
devrimlerimizde olduğu gibi bunda
da başarılı olacağımızdan bir an
bile şüphe edemeyiz.”
Kurultayla birlikte girişilen dil
çalışmalarını geçmişteki Türkî-i
basit ya da Türkçeyi yabancı
kurallardan arındırıp
yalınlaştırma girişimleri ile
karşılaştırma olanağını
bulunmadığını belirten Köprülü,
bunun Türk Devriminin bir
halkası olduğunu da vurgulamış ve
26 Eylülü de Türk rönesansının
başlangıcı olarak nitelemişti:
“Kurultayımızın toplandığı 26
Eylül tarihini, ulusal
rönesansımızın bu başlangıcını o
eski, küçük, güçsüz girişimlerin
daha büyük ölçüde bir devamı
saymak çok yanlış bir anlayıştır.
26 Eylül o güçsüz akımların bir
devamı değil, birbiriyle uyumlu ve
büyük bir bütün oluşturan Türk
Devriminin en doğal ve belki en
ulu sonucudur.”
Çalışma Raporu ve Merkez Yönetim
Kurulu Seçimi
Kurultayda kabul edilen çalışma
raporunda şunlara yer verilmişti:
1
- Türkçenin gerek Sümer, Eti gibi
en eski Türk dilleriyle, gerek
Hint-Avrupa, Sâmi denilen dillerle
mukayesesi
(karşılaştırılması)
yapılmalıdır.
2
- Türkçenin tarihi inkişafları
aranmalı, mukayeseli grameri
yazılmalıdır.
3
- Türk lehçelerindeki kelimeler
derlenerek lehçeler lügati, sonra
esas Türk lügati, Türk sarfı nahvi
(dilbilgisi, sözdizimi) tez
elden yapılmalıdır. Sarf, nahiv,
lügat yapılırken, ıstılah konurken
Türkçenin bütün lahikalarının
(eklerinin) araştırılmasına, bu
lahikaların ve edatların dilimizin
bütün ihtiyaçlarına yetecek
surette işlenilmesine ehemmiyet
verilmelidir.
4
-Türkçenin tarihi grameri
yazılmalıdır.
5
- Şark ve garp memleketlerinde
çıkan Türk dili hakkındaki eserler
toplanmalı, bu eserlerden lazım
olanları dilimize çevrilmelidir.
6
- Cemiyetin gerek kendisinin gerek
dışarıda Türk dil işleriyle
uğraşanların tetkiklerini bir
mecmua ile neşretmelidir.
7-
Memleket gazetelerinde dilişlerine
hususi
yer verilmelidir.
Kurultayda düzenlenen tüzük
uyarınca dokuz kişilik Merkez
Kurulu seçimleri de
yapılmıştı. Atatürk Türk Dili
Tetkik Cemiyeti’nin
kurucu ve koruyucu başkanı,
dönemin Milli Eğitim Bakanı da
başkan kabul edildiği için
yürütme kurulu demek olan Merkez
Kurulu, görev dağılımlarına göre
şöyle oluşmuştu;
Başkan: Samih Rıfat,
Genel Yazman: Ruşen Eşref Ünaydın,
(Onun Tiran elçiliğine
atanmasından sonra İbrahim Necmi
Dilmen)
Sayman: Besim Atalay,
Üyeler: Celal Sahir Erozan, Ahmet
Cevat Emre, Ragıp Hulusi Özden,
Hamit Zübeyr Koşay, Hasan Âli
Yücel, İbrahim Necmi Dilmen.
26 Eylül Dil Bayramı
Kurultayın son gününde Halit Fahri
Ozansoy, her yıl 26 Eylülün
derneğin Dil Bayramı olarak
kutlanmasını önermiş ve önerisi
oybirliği ile kabul edilmişti.
Çalışmalar sona erdiğinde söz alan
R.E. Ünaydın, Türk Devriminin
dile de yansımasını öngören
programın uygulanmasında
Mustafa Kemalce
düşünmek gerektiğini
vurgulayarak çok coşkulu bir
konuşma yapmıştı:
“Bu program Mustafa Kemal’in bu
sorunu nasıl düşündüğünün
grafiğinden başka nedir? Bir
davayı bütün gerçekliği ile göz
önüne koymak, onu zaman ve mekân
içinde yerine ve sırasına koymak,
beynin laboratuvarında inceden
inceye elenip dokunmuş olan bu
işin nasıl bir iş olduğunu görmek,
göstermek, düşünceleri o iş
etrafında bir araya toplamak, o
işten çıkan sonuçları ilerisi için
hedef edinmek; İşte Mustafa
Kemalce düşünüş bu demektir.
Bu kurultayın programı da bu
derneğin kurulması gibi o
düşünüşün bir örneğidir.
Mustafa Kemalce düşünmek demek,
incelemek, bütünleştirmek,
bilinçlendirmek, düzene sokmak,
sistemleştirmek demektir. Bu
yöntem, Çanakkale’den dil
kurultayına kadar aynı hızı ve
sırayı gösterir.”
Kurultayda alınan karar uyarınca
1933’ten başlayarak Dil
Bayramının bir dizi
etkinliklerle kutlanmasına
başlanmıştı. Derneğin Kurucu ve
Koruyucu Başkanı Atatürk de her 26
Eylülde verdiği demeç ya da
yayımladığı iletilerle dil
çalışmalarına katkıda bulunanları
kutlayarak onları yüreklendirmeyi
sürdürmüştü.
ATATÜRK’ÜN DİL ÇALIŞMALARINA
İLGİSİ VE KATKILARI
İlk Öneriler ve İlkelerin
Saptanması
Atatürk kurultaydan sonra
Ankara’ya döndüğünde bir akşam
Ruşen Eşref Ünaydın’ı Çankaya
Köşküne çağırmıştı. Ona çalışma
programına göre öncelikle ele
alınması gereken işler konusunda
şunları yazdırtmış ve altını
imzalamıştı:
“Madde 1 - Derleme Defterleri ve
kılavuzlar derhal ve nefis surette
bastırılacak.
Madde 2 - Bültenin nefis ve cazip
şekilde derhal bastırılması.
Hatıra; Maarif
Vekili Beyefendi
(Dr. R. Galip)
bunlar
için lazım gelen parayı temin de
buyururlar. Ben de kendisi ile
görüşürüm.
*
3
- Şimdiki Anadolu Kulübü binası
ayın 2’inci gününe kadar Türk Dili
Tetkik Cemiyeti Merkez Heyetine
devir ve teslim edilecektir.
Bu hususta kulüp
komite heyeti ile temasa
gelinecektir. Bu hususta komitenin
haberi vardır. Keyfiyet
tarafınızdan Maarif Vekili
Beyefendiye bildirilecek ve bundan
başka Başbakan Paşaya da
(İ. İnönü)
malumat verilecektir.
*
Diğer İstanbul ve
vilayat
(iller)
gazeteleri de Hâkimiyeti
Milliye’in açtığı sütuna benzer
daimi sütun açacaklar. Bu hususta
gazete başmuharrirleri
(başyazarları) ile konferans
yapılacak.
Samih Rıfat Beyi
ziyaret edeceğim.
*
1
- Müşkillerinizin hallinde daima
Başvekil İsmet Paşaya müracaat
edeceksiniz, başka kimseye değil.
2 - Üzerinize
aldığınız mühim dil işinde
muvaffak olmak için temasında
bulunacağınız her resmi dairenin
faydalı noktai nazarlarını (görüşlerini)
dinleyeceksiniz. Güzel
neticeler vaat eden sözleri
memnuniyetle dinleyeceksiniz,
fakat bunları fiile kalbetmek
(gerçekleştirmek)
için ne yapmak lazım geldiğinde
karşılaşacağınız müşkillerin halli
için gene Başvekil İsmet Paşaya
müracaat edeceksiniz.
3
- Benim size bu tavsiyelerimi
yapmak için tabii tereddüt caiz
değildir. Siz bu hususlarda
tereddüde düşürüldükçe müracaat
edeceğiniz zat Başvekil İsmet
Paşadır.
4 – Çünkü her büyük işin ehli ve
faili olduğu gibi bu işin de
yüksek âmili İsmet Paşadır. Gazi
M. Kemal”
Salt bu satırlar bile Atatürk’ün
dil konusuna eğilirken sorunu
bütün yönleriyle ele aldığını ve
kısa sürede bir atılım yapabilmek
için önceliklerin nelere
verilmesini saptadığını
göstermektedir. Daha Dil Heyeti
zamanında başlanan derleme
işlerinin hızlandırılması için
gerekli olan defterler ve
derleyicilere verilecek kılavuzlar
bir an önce bastırılmalıydı.
Yurtiçi ve yurtdışında yapılan
çalışmaları duyurmak, katılımları
artırabilmek için kurultayda
öngörülen derginin (Bülten)
yayınına başlanmalıydı.
Hâkimiyeti Milliye gazetesinde
dil çalışmalarına ilişkin özel bir
sütun açılmıştı. Öteki gazetelerde
de benzer sütunlar açılması
yolunda gereken girişimlerde
bulunulmalıydı.
Cumhurbaşkanı, dernek özel bir
çalışma yerine sahip oluncaya dek,
çalışmaların Anadolu Kulübünde
yapılmasını uygun görmüş, bu
olanağı sağlamıştı. Asıl önemlisi
dil çalışmalarında hükümet ve tüm
kamu kuruluşlarıyla işbirliği
yapmanın göz ardı edilmemesi
yolundaki uyarılardı. Tüzük gereği
dernek başkanı sayılan Milli
Eğitim Bakanı R. Galip ile
Başbakan İnönü sorunların
çözümünde yardımcı olacaklardı.
Atatürk dil konusunda kendisinden
sonra başvurulacak yetkili kişinin
İnönü olduğunu vurgularken
kuşkusuz ona olan güvenini de
belirtmişti.
Bu
önemli buyruklardan sonra, dernek
yönetim kurulunun ilk toplantısına
Atatürk başkanlık etmişti.
Kurultayda saptanan ilkeler
dikkate alınarak dil çalışmaları
Türk Devriminin bir ana
öğesi olarak ele alınırken bu
devrimci atılımla amaç edinilen
sonuçların bir bildiri ile de
açıklanması uygun görülmüştü. 17
Ekim 1932’de yayımlanan bildiride
amacın Türkçeyi ulusal dil
durumuna getirmek olduğu
vurgulanarak günümüz anlatımıyla
şöyle denilmişti:
1 - Türk dilini ulusal
kültürümüzün eksiksiz bir anlatım
aracı durumuna getirmek,
2-
Türkçeyi çağdaş uygarlığımızın
önümüze koyduğu bütün
gereksinmeleri karşılayacak bir
yetkinliğe erdirmek,
3 - Bunun için, bugün
yazı dilinden Türkçeye yabancı
kalmış öğeleri atmak.
Halkçı bir yönetimin istediği
biçimde halk ile aydınlar arasında
nitelikçe ayrı iki dil varlığını
ortadan kaldırmak. Ana öğeleri öz
Türkçe olan ulusal bir dil
yaratmak.”
Bu amaçlar doğrultusunda
çalışmalara hız verebilmek için
gereken kadrolar
oluşturulur ve düzenlemeler
yapılırken Atatürk de gelişmeleri
çok yakından izlemişti.Tarih
Kurumu çalışmalarında olduğu gibi
dil çalışmalarında da etkin olmak,
katkıda bulunmak istemişti. Diller
hakkında genel bilgi edinmek,
başka ülkelerde ulusal dillerin
nasıl oluştuğunu saptayabilmek
için konuyla ilgili kitapları
incelemeye koyulmuştu.
Agop Dilâçar’ın tanıklığına göre,
kuruma gerekli kitapların
alınabilmesi için kendi maaşından
40.000 lira bağışlamıştı. Dile
ilişkin birçok konuda olduğu gibi
Orhun Yazıtları hakkında da
ondan bilgiler almış ve en çok şu
tümceyi sevmişti: “Bengü il
tuta olurçatı sen Türk udun.”
(Ey Türk halkı! Sen sonsuza dek
egemen olacaksın!) Çoğu zaman
Çankaya Köşkünde kurum
yöneticileri ve dil uzmanları ile
sorunları tartışmış, kimi kez
yönetim kurulu toplantılarına
başkanlık etmiş ve iki yılda bir
düzenlenen kurultaylara katılıp
dillere ilişkin farklı görüşlerin,
tezlerin tartışılmasını
önemsemişti. Sonunda yabancı
kökenli terim ve sözcüklere Türkçe
karşılıklar olarak birçok sözcük
türetmiş, bu bağlamda
hendese adıyla bilinen bilim
dalı terimlerini geometri
olarak Türkçeleştirmişti. Ayrıca
dillerin kökenlerine ilişkin
olarak da Güneş - Dil Kuramı
adını verdiği kuramı (tezi) öne
sürmüştü. Bütün bunları yaparken
de her fırsatta Türk Dil
Kurumu’nun çalışmalarını övmüş,
Dil Bayramlarını kutlamıştı.
Düzenlediği vasiyetnamesinde,
ölümünden sonra İş Bankasındaki
payının yıllık gelirlerinin Türk
Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu
arasında paylaşılmasını istemesi,
Türkçenin siyasal ve ekonomik
hiçbir baskı olmadan gelişmesine
ve zenginleşmesine verdiği önemin
somut kanıtı olmuştu.
İlk Türk Dili Kurultayını izleyen
1 Kasım 1932’deki TBMM’nin yeni
çalışma yılını açış konuşmasında,
“Türk dilinin kendi benliğine,
aslındaki güzellik ve
zenginliğine kavuşması için bütün
devlet örgütümüzün dikkatli,
ilgili olmasını isteriz” diye
seslenerek, ulusal amaca ancak
böyle bir işbirliği ile
ulaşılabileceğini vurgulamıştı.
İkinci Türk Dili Kurultayı da
Dolmabahçe Sarayında toplanmıştı.
Atatürk 18 Ağustos 1934 Cumartesi
saat 14.00’te başlayıp 23 Ağustosa
dek süren kurultayın öğleden
sonraki tüm oturumlarını
dinlemişti. Öyle ki 21 Ağustos
akşamı Yalova’ya gitmiş, ertesi
gün geri gelmiş ve toplantıyı
dikkatle izlemişti. Daha çok
dillerin gelişim süreci üzerinde
durulduğu bu kurultayda bazı
yabancı dil bilginleri de bildiri
sunmuşlardı. Çalışmalarda çok
büyük zorunluluk olmadıkça bütün
terimlerin öz Türkçe kök ve
eklerle yapılması
kararlaştırılmıştı. Osmanlıca
sözcüklere karşılık bulmak için de
iki yol önerilmişti:
a)
TDK’nin kuruluşundan, 1932’den
sonra yayımlanan Osmanlıcadan
Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama
Dergisinde yer alan
sözcüklerin incelenerek olduğu
gibi ya da düzeltilerek
alınmaları,
b)
Karşılığı bulunmamış kavramlar
için söz yaratma yolu ile
Türkçe sözcükler saptanması.
Çalışmaların yaygınlık
kazanabilmesi için türetilen
terimlerin geciktirilmeden ders
kitaplarında kullanılmasının
gerektiği vurgulanmıştı. Devlet
yayınlarının ve resmi duyuruların
Türkçeleşmesine yardım etmek
amacıyla kurum içinde özel bir
birim oluşturulması da yararlı
görülmüştü.
Kurultaydan sonra Türkçenin
özleştirilmesi çalışmalarına hız
verilirken Atatürk bu konuda da
öncülük görevini üstlenmişti.
Türkiye’yi ziyaret eden İsveç
Veliahtı Prens Güstav onuruna
Çankaya Köşkünde düzenlediği
yemekte kendi çabasıyla bulduğu öz
Türkçe sözcüklerle örülü bir
konuşma hazırlamıştı. 1929
Şubatında İsmet İnönü’nün Dil
Kurulunda yaptığı konuşmayı
andıran bu konuşma, Atatürk’ün
dilin özleşmesine verdiği önemin
açık kanıtı idi.
“Bu
gece ulu konuklarımıza, Türkiye’ye
uğur getirdiklerini söylerken
duyduğum tükel özgü bir kıvançtır”
diye başlayan konuşmasında şu
görüşlere yer vermişti:
“İsveç - Türk uluslarının kazanmış
oldukları utkuların silinmez
damgalarını tarih taşımaktadır.
Süerdemliği, önü, bu iki ulus,
ünlü sanlı sözlerinin derinliğinde
sonsuz tutmaktadır...
Avrupa’nın iki bitim ucunda
yerlerini berkiten uluslarımız,
ataç özlüklerinin tüm ıssıları
olarak baysak, önürme, uygunluk
kıldacıları olmuş
bulunuyorlar. Onlar bugün en güzel
utkuyu anıksıyorlar; baysal
utkusu.”
Kasım başında TBMM’deki açış
konuşmasında da Türkçenin
özleşmesi yolunda elde edilen
olumlu verilerden ötürü duyduğu
sevinci, geleceğe güvenini dile
getiren Atatürk şunları
söylemişti:
“Kültür işlerimiz üzerine ulusça
gönüllerimizin titrediğini
bilirsiniz. Bu işlerin başında da
Türk tarihini doğru temelleri
üstüne kurmak, öz Türk diline
değeri olan genişliği vermek için
candan çalışılmakta olduğunu
söylemeliyim. Bu çalışmaların göz
kamaştırıcı verimlere ereceğine
şimdiden inanabilirsiniz.”
Kurultaydan sonra Türkçenin
özleştirilmesi yolunda yeni
atılımlara girişilmişti. Denebilir
ki ikinci kurultayı izleyen yıllar
dilde devrimin en yoğun yaşandığı
dönem olmuştur. Öncelikle kurumda
bir Kılavuz Çalışma Kolu
oluşturulmuştu. Halkın katkısını
sağlamak için de gazeteler yoluyla
geniş çapta bir sormaca açılarak
Osmanlıca sözcüklere Türkçe
karşılıklar bulunması istenmişti.
Gelen yanıtlar değerlendirilmiş,
1935 baharında Osmanlıcadan
Türkçeye Cep Kılavuzu
yayımlanmıştı. Genel Merkez adına
kılavuza yazılan önsözde
Atatürk’ün bu özleştirme
çalışmalarına katkısı şöyle
belirtilmişti:
“Yirminci asrın bu en büyük
yaratıcısı, kılavuz çalışmalarını
yalnız kolaylaştırmakla kalmamış,
kendisi de sözlerin köklerini
aramak ve karşılık bulmak
işlerinde değer biçilmez bir
özveri ile çalışmıştır.”
Söz konusu kılavuzun bir
endeksi olarak düzenlenen
Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu
ise birkaç ay sonra, 3.
Dil Bayramının kutlandığı 26
Eylül 1935’te satışa çıkarılmıştı.
CHP Programının Türkçeleştirilmesi
Bu
arada toplanan Cumhuriyet Halk
Partisi 4. Büyük Kurultayında da
parti tüzüğü ve programının
Türkçeleştirilmesi için önemli bir
girişimde bulunulmuştu. Bu
girişim, yeni bulunan ya da
türetilen Türkçe sözcüklerin yazı
diline ve güncel yaşama
geçirilmesi, hukuk dilinin
Türkçeleştirilmesi yolunda atılmış
bir adım demekti.
9
Mayıs 1935’te kurultayı CHP Genel
Başkanı olarak açan Atatürk, yeni
sözcükleri kullanmaya özen
gösterdiği konuşmasında, çağdaş
Türk toplumunun oluşmasında
Türkçenin özleşmesinin önemini şu
sözlerle belirtmişti:
“Yeni harfleri, ulusal tarihi, öz
dili, ar, bilimsel müzik ve teknik
kurumları ile kadını erkeği her
hakta eşit, modern Türk sosyetesi
bu son yılların eseridir.”
Parti kurultayında tüzükte ve
programda yapılması öngörülen
değişiklikleri incelemek amacıyla
15 kişilik bir yarkurul
oluşturulmuştu. Şemsettin
Günaltay’ın başkan, Ferit Celal
Güven’in raportör olduğu yarkurul,
Türk Dil Kurumu uzmanlarıyla bir
araya gelerek verilen görevi kısa
sürede tamamlamıştı. Kurultayın 12
Mayıs günkü ikinci oturumunda
kürsüye gelen F. C. Güven,
programın öz dilimizle yazılmış
örneğinin hazırlandığını
bildirmişti.
Gerçekte parti tüzük ve
programının Türkçeleştirilmesi
çalışmalarına Atatürk‘ün isteği
ile kurultaydan önce başlanmıştı.
Atatürk’ün özel arşivinde bulunan
yeni program taslağı ile ona ekli
Türkçe - Osmanlıca dizin bunu
kanıtlamaktadır. Dizinde,
programda kullanılan 167 yeni
sözcük ile bunların Osmanlıca
karşılıkları gösterilmiştir.
Kurultayda bu taslak ele alınmış,
yine Atatürk’ün isteği ve onayı
ile gereken düzeltiler,
düzenlemeler yapılmıştı. 13 Mayıs
1935 günkü toplantıda maddeler
üzerindeki görüşmeler bittikten
sonra Başkan Saffet Arıkan,
“Atatürk’ün yüksek
alakasıyla program öz Türkçeye
çevrilmiştir” diyerek bunun
tümünün oya konulabilmesi için
Türkçe metni okutacağını
açıklamış, yeni düzenlenen metin
oybirliği ile kabul edilmişti.
Bu, ağdalı Osmanlıca ile yazılmış
olan yasa dilinin
Türkçeleştirilmesi yolunda büyük
bir atılım demekti. Parti
programının Türkçeleştirilmesinde
türevleriyle birlikte toplam 245
sözcük kullanılmıştı. Arapça
kökenli hars yerine batı
kökenli kültür yeğlenmiş, şu yeni
sözcüklere yer verilmişti; ar
(sanat), arsıulusal
(beynelmilel), asığ
(menfaat), ayral
(müstesna), bakı kadını
(hemşire), baysallık
(huzur, sükûn), dışdinsel
(laik), ıra (seciye),
işyar (memur), inanca
(teminat), saylav
(mebus), şarlık
(belediye)…
1983’te yapılan bir saptamaya
göre söz konusu 245 sözcükten
146’sı (yüzde 59, 60), günümüzde
de kullanılmakta olup 39’u biraz
değişiklikle varlıklarını
korumaktadır. Tutunamayıp
unutulanların sayısı ise 60 (yüzde
24, 50) düzeyindedir.
CHP programı tüze dilinin
özleşmesi yolunda ilk büyük atılım
olmuştu. 1924 tarihli Teşkilatı
Esasiye dili ise ondan 10 yıl
sonra 1945’te Anayasa
olarak Türkçeleştirilecekti. Ne ki
Atatürk’ün önderliğinde
gerçekleştirilen devrim
halkalarını “millete mal olan /
olmayan” diye ikiye ayıran
Demokrat Parti iktidarı, 1952’de
yeniden Anayasanın, Osmanlıcasına
dönmüş, Teşkilatı Esasiye
tamlamasını yeğlemişti. Bu geriye
dönüş için verilen önergedeki ilk
imzanın 26 Eylül 1932’yi Türk
rönesansının başlangıcı olarak
niteleyen Fuat Köprülü’ye ait
olması, Ali Canip Yöntem gibi
Türkçenin özleştirilmesine öncülük
edenlerden biri ile Halide Edip
Adıvar, Hamdullah Suphi Tanrıöver,
Faruk Nafiz Çamlıbel gibi
aydınların da o önergeye
katılmaları kuşkusuz, yalnız
Türkçe için değil, Türk Devrimi
için büyük bir talihsizlik
sayılmıştı.
Atatürk, TDK’nin üçüncü kuruluş
yıldönümü olan 12 Temmuz 1935’te
yönetim kurulunca kendisine
gönderilen saygı ve teşekkür
telgrafına şu yanıtı vermişti:
“Türk Dili Araştırma Kurumu’nun üç
sene içinde yaptığı işler çok
büyüktür. Kurum içinde çalışan
arkadaşlar bununla öğünebilirler.
Kamunuzu kutlar, tam başarılar
dilerim.”
26 Eylül Dil Bayramında da Genel
Sekreter İbrahim Necmi Dilmen’e
gönderdiği telgrafta, “Üçüncü
Dil Bayramını kutlayan
telgrafınızı aldım. Türk Dil
Kurumu’nun verimli çalışmasını ve
bütün yurttaşların dil işlerine
gösterdiği büyük ilgiyi sevinçle
anarım. Bayramınız kutlu olsun”
demişti.
Kurumun koruyucu başkanı da olan
Cumhurbaşkanı, 1 Kasım 1936’da
TBMM’nin toplantı yılını açış
konuşmasını yeni türetilen Türkçe
sözcüklerle hazırlamıştı. Bunda
yurdun kalkınması, “Türk ülkesi
içinde köylere varıncaya kadar
küçük büyük bütün şehirlerimizin
birer genlik ve bayındırlık göreyi
olması, önde tuttuğumuz
amaçlardandır” diye
vurgularken dil çalışmalarında
alınan olumlu sonuçları,
“Kültür kıvanımızı, yeni ve modern
esaslara göre, teşkilatlandırmaya
durmadan devam ediyoruz. Türk
tarih ve dil çalışmaları büyük
inanla beklenen ışıklı verimlerini
şimdiden göstermektedir” diye
belirtmişti.
Üçüncü Dil Kurultayı ve Güneş Dil
Kuramı
Kurumun üçüncü kurultayı 24- 31
Ağustos 1936 tarihlerinde yine
Dolmabahçe Sarayında yapılmıştı.
Genel Sekreter İbrahim Necmi
Dilmen’in okuduğu çalışma
raporunda Dil Devrimi olarak
nitelenen dil çalışmalarında
gözetilen amaç şöyle
vurgulanmıştı:
“Türk Dil Devriminin ameli dileği,
yazı dilimizle konuşma dili
arasındaki uçurumu ortadan
kaldırmak, böylece cumhuriyet
Türkiyesinde herkesin kolaylıkla
okuma yazma öğrenmesine, okuduğunu
anlamasına, düşündüğünü yazmasına
meydan açmaktır.”
Toplantılara sunulan ve tartışılan
bildiriler yanında sekiz gün süren
bu kurultaya Atatürk’ün öngördüğü
Güneş Dil Kuramı diye
anılan bir kuram (teori) damgasını
vurmuştu. Böyle bir kuram o yıllar
Avrupasında ortaya atılan
görüşlerden esinlenerek öne
sürülmüştü. Bunda da dillerin
ortaya çıkışı, psikolojisi ve
sosyolojisine ilişkin görüşler
başlıca etken olmuştu.
Bir Cizvit papazı olan Sümerolog
H. Barenton, L’Orogine des
langues des religions et des
peuples (dillerin, dinlerin
ve halkların kökeni) adlı
yapıtında (Paris, 1932- 33)
Sümerceyi bir anadil olarak
değerlendirmişti. Kitabının
birinci cildinin başlığı Les
Radicaux primitifs des langues
conserves dans le sumerien (Sümercede
korunmuş olan dillerin ilkel
kökleri), ikinci cildin başlığı
ise Les langues, leur
derivation du sumerien
(diller, bunların Sümerceden
türeyişi) idi. Barenton,
Paris’teki Türk büyükelçiliğinden
Atatürk’ün dil sorunlarına önem
verdiğini öğrenince ona özel bir
mektup yazarak kitabını
göndermişti.
Öte yandan Almanya’da Ernest
Böklen de 1922’de yayımladığı
kitabında dillerin kökenine
ilişkin olarak bir Ay-Dil
Kuramını öne sürmüştü. Viyana
Üniversitesinde Doğu dilleri
üzerinde doktora yapan Hermann F.
Kvergic ise 1935 Ocağında
hazırladığı La psycologie de
quelques elements des langues
Turques (Türk dillerindeki
bazı öğelerin psikolojisi) adlı
incelemesini Atatürk’e sunmuştu.
41 daktilo sayfası tutan ve 55
bölüme ayrılmış olan bu inceleme
Atatürk’ü çok ilgilendirmişti.
Olayların tanığı Dilâçar’ın
aktardığına göre, Güneş Dil
Kuramı, Avrupa’daki öteki
görüşler de dikkate alınarak bu
metin üzerinde yapılan çalışmalar
sonucunda ortaya çıkmıştı.
Güneş Dil
Kuramında,
ilk sözcüklerin ve genel
kavramların güneşten kaynaklandığı
varsayılıyordu. Dillerin doğuşunun
duygusal haykırışlara dayandığı,
en doğal haykırışın “Ağ!”
olduğu ve bunun da güneş
anlamına geldiği kabul ediliyordu.
Böyle bir kuramın öne sürülmesinde
güdülen amaç, Türk Devriminin
dile de yansımasını bir türlü
kabul edemeyen çevrelerce ileri
sürüldüğü gibi Türkçeyi
özleştirmekten vazgeçmek olmayıp
Türk tarih tezine koşut
olarak bir dil teorisi / kuramı
belirlemek idi. Atatürk’ün
buradaki amacı şöyle
özetlenebilir:
Türkçe, Türk
uygarlığı ve kültürü kadar eski ve
ana bir dildir. Türk dili, taş ve
maden devirlerinde kültür
sözcüklerini göçlerle yeryüzündeki
dillere yayan eski ve büyük kültür
dilidir.
Atatürk böyle bir kuramı ortaya
atarken öncelikle görüşlerini
yayıp doğacak tepkileri ölçmeye
yönelmişti. Bu amaçla Ulus
gazetesinde kuramın uygulanmasına
ilişkin bazı yazılar da
yayımlamıştı. Öte yandan
Cenevre’de bulunan Afet İnan’dan
böylesi bir kuramın Avrupa bilim
çevrelerince nasıl karşılandığını
saptamasını istemişti. A. İnan
adını vermediği bir dil
profesörüyle görüşmesini Atatürk’e
şöyle bildirmişti:
“Dil orijini hakkında yalnız
faraziyeler olduğunu, fakat umumi
bir kanaatin mevcut olmadığını
söylüyor… Sizin teori hakkında
sordum. Ben bu metodla yetişmedim,
bu başka görüş. Size bunun
hakkında bir şey söyliyemem dedi.”
Güneş Dil Kuramı,
dil kurultayında kimi eleştiriler
dışında genellikle olumlu
bulunmuştu. Kurultayda dile
ilişkin çeşitli bildiriler de
tartışılmıştı; ama kurultay
kitabında bütün çalışmalar şöyle
özetlenmişti:
“Bu kurultayın
mihveri, Türk dehasının lengüistik
dünyası önüne koyduğu yepyeni bir
dilcilik ekolü, yani Güneş Dil
Teorisi olmuştur. Bu bakımdan
kurultayın önemi, yalnız bir dil
ve ülke sınırlarıyla çevrilmiş
değil, bütün yüreyer
(dünya)
bilgisine yaygın olarak
düşünülebilir. Türk Dil Kurumu’nun
davetiyle on bir memleketten on
beş ecnebi dil bilgininin
kurultayda bulunması da önemi
arttırmış ve toplantıya arsıulusal
bir renk vermiştir. Bu memleketler
Almanya, Avusturya, Bulgaristan,
Fransa, İngiltere, İtalya,
Japonya, Macaristan, Polonya,
Sovyet Rusya ve Yunanistan’dır.”
Güneş Dil
Kuramının
o yıl öğretime başlayan Dil ve
Tarih - Coğrafya Fakültesi
Türkoloji Bölümünde ders olarak
okutulması da uygun görülmüştü.
Ancak uygulama sırasında bu
kuramın kökenleri bilinmeyen
Arapça ya da başka dillere ait
sözcükler için de kullanılarak
onların Türkçe sayılması gibi bir
yanılgıya yol açtığı görülmüştü.
Bunun yanlış yorumlara yol
açabileceği düşünülerek kuramdan
vazgeçilmişti.
Kuramın değişik yorumlara yol
açması bir bakıma kaçınılmazdı.
Çünkü kuram bir yasa ya da
doğruluğu saptanmış bir kural
olmayıp bir varsayım, bir öngörü
demektir. Bunlar deneme ya da
uygulamada başarılı olursa
etkinliklerini sürdürür, dahası
kurallaşır ve yasalaşabilirler.
Umulan sonuç alınmadığında ise
uygulanmasından vazgeçilir,
unutulur. Güneş Dil Kuramı
da dillerin kökenlerine ilişkin
öteki kuramlar gibi belirli bir
dönemde ortaya atılmış,
kanıtlanamayınca da tarihe mal
olmuştur.
Üçüncü kurultayda tüzükte de bazı
değişiklikler yapılmış, dilin
özleştirilmesine koşut olarak
Türk Dili Tetkik Cemiyeti adı
Türk Dil Kurumu olarak
değiştirilmişti. O zamana kadar
onursal başkan kabul edilen milli
eğitim bakanlarının doğrudan
doğruya kurum başkanı
olmaları daha uygun görülmüştü.
Dil çalışmalarına bütün
kuruluşların daha etkin olarak
katılmalarını sağlayabilmek için
TBMM başkanı, başbakan ve
genelkurmay başkanları da onursal
başkanlıklara getirilmişti.
Üyeliğe ilişkin madde de
genişletilerek kurumun çalışma
kollarına seçilenlerin kurum
üyeliğini de kazanmış olduklarına
ilişkin bir hüküm eklenmişti.
Kurultay başkanlığını yapan ve
bundan böyle kurumun başkanı da
olan Milli Eğitim Bakanı Saffet
Arıkan, kurultayı kapatırken
yaptığı konuşmada, Türkçenin
gelişmesi için Türk Dil Kurumu’nun
yalnız dil uzmanlarının değil, tüm
yurttaşların katkısıyla
çalışmalarını sürdürmek durumunda
olduğunu vurgulayarak şunları
söylemişti:
“Türk Dil Kurumu kimi bağnaz
dilciler gibi, yalnızca bir alana
saplanıp kalmak, yalnız koyu
Türkiyatçı olmak düşüncesinde
değildir.”
Atatürk Dil Çalışmalarını
Yaşamının Sonuna Değin
Sürdürmüştür
Üçüncü Türk Dili Kurultayından
sonra dil çalışmalarını eskisi
gibi sürdüren Atatürk, 26 Eylül
1936 Dil Bayramında genel
sekreterliğe gönderdiği telgrafta
kurum çalışanlarının bayramını
kutlamış ve bundan sonraki
çalışmalarda da başarılar
dilemişti.
Bu nedenle Atatürk’ün bu
kurultaydan sonra Dil Devriminden
vazgeçtiği savı doğru değildir!
Akademi Sorunu
Türkçeyi özleştirerek ulusal bir
dil düzeyine çıkarmaya yönelik
çalışmaları gerçekleştirecek bir
akademinin kurulmasının da
gündemde olduğunu belirtmiştik.
Ancak Atatürk bu önerileri kabul
etmeyip siyasal baskılar altında
kalmayacak özerk bir dernek
oluşturmayı gerekli bulmuştu. Onun
1936 Kasımında TBMM’de yaptığı
konuşmada Türk Tarih ve Dil
Kurumlarının çalışmalarını
överken, onların ulusal birer
akademi kimliğini almalarından
söz etmesi, yıllardır Dil Devrimi
karşıtı olanlarca yerine
getirilmemiş bir buyruk gibi
algılanmakta ve bu yüzden 1983’e
dek Türk Dil Kurumu’nda Türkçeye
emek verenler suçluymuş gibi
gösterilmek istenmektedir. Atatürk
söz konusu konuşmasında da Dil ve
Tarih Kurumlarına ilişkin olarak
şunları söylemişti:
“Başlarında
kıymetli Maarif Bakanımız bulunan
Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil
Kurumu’nun, her gün yeni hakikat
ufukları açan ciddi ve devamlı
mesaisini
(çalışmasını)
takdirle yâdetmek isterim. Bu iki
ulusal kurumun, tarihimizin ve
dilimizin karanlıklar içinde
unutulmuş derinliklerini, dünya
kültüründeki analıklarını ret
olunamaz ilmi belgelerle ortaya
koydukça yalnız Türk milleti için
değil ve fakat bütün bilim âlemi
için dikkat ve intibahı
(uyanıklığı)
çeken kutsal bir
vazife yapmakta olduklarını
emniyetle söyleyebilirim...
Birçok Avrupalı âlimlerin
iştirakiyle toplanan son dil
kurultayının ışıklı neticelerini
bizzat görmüş olmakla çok
mutluyum. Bu ulusal kurumların az
zaman içinde, ulusal akademiler
halini almasını temenni ederim.
Bunun için, çalışkan tarih ve dil
âlimlerimizin, dünya ilim âlemince
tanınacak orijinal eserlerini
görmekle bahtiyar olmamızı
dilerim.”
Açıkça göze çarptığı gibi
Atatürk’ün bu konuşması kurumlara
yönelik bir eleştiri niteliğinde
olmayıp tersine onlara ilişkin
büyük bir övgü ve güven
belirtisidir. Onların bir akademi
durumuna getirilmesini dilemesi
ise, hiç kuşkusuz kurumların
saygın birer bilim kurumu
olarak bilimsel yöntemlere dayalı
ve dünya bilim dünyasında yankılar
yapacak yapıtlar hazırlamalarının
gerekli olduğunu belirtmek
isteğinden kaynaklanmıştır.
Nitekim Atatürk, bir yıl sonraki
konuşmasıyla da bunu
doğrulamaktadır. Bu nedenle
1950’li yıllardan sonra öne
sürüldüğü gibi, Atatürk’ün
kurucusu olduğu Türk Dil Kurumu’nu
bir akademiye dönüştürmeye karar
verdiği; fakat bu dileğinin kurum
tarafından yerine getirilmediği
biçimindeki suçlama her türlü
dayanaktan yoksun bulunmaktadır.
Atatürk söz konusu iki kurumu
devlete bağlı resmi birer
akademiye dönüştürmeye gerçekten
karar vermiş olsaydı, 1 Kasım
1936’dan ölümüne kadar geçen 2 yıl
10 gün içerisinde bunu kolaylıkla
gerçekleştirme yetki ve
olanaklarına sahipti. Oysa bu süre
içinde kendisi ne kurumlara bu
doğrultuda bir buyruk vermiş, ne
bu yolda bir yasa tasarısı
hazırlanmış, ne kurumların akademi
olmasına ilişkin bir konuşması
olmuştur. Aksine koruyucu başkan
olarak kendisi kurumlara olan
sıcak ilgisini aynı düzeyde
sürdürmüş ve yaşamının son
aylarına dek dil çalışmalarını
yürütmüştür.
Atatürk’ün
Özleştirmeye Katkıları
Türkçenin sözvarlığına ve
kurallarına dayanarak yeni
sözcükler türetme çabaları
sırasında arıtmak, er, erdem,
esenlik, evrensel, genel, ısı,
kıvanç, konuk, kutsal, önemli,
özel, subay, tüm gibi
yeni sözcükler Atatürk tarafından
bulunmuştur. 1934’te soyadı
yasasının uygulanmasına
geçildiğinde bu yolla Türkçeye
yüzlerce yeni sözcük
kazandırılmıştı. Bu arada Atatürk
de manevi kızı Pilot Sabiha’ya
Gökçen, Hamdullah Suphi’ye
Hamdullah’ın Türkçe karşılığı
olarak Tanrıöver, Alp Kâzım
olarak bilinen TBMM Başkanı
Kâzım’a Özalp, İran Şahı
Rıza Pehlevi’nin yaşına göre çok
dinç bulduğu İzmir Valisi Kâzım
Paşaya Dirik, toplantılarda
çok söz alan Besim Beye Atalay,
demiryolları yapımında büyük
emeği geçen Bayındırlık Bakanı
Behiç’e Erkin, Urfa
savaşlarında yararlığı görülen
Milletvekili Ali Saip’e Ursavaş,
işinin eri kabul ettiği İş Bankası
Genel Müdürü Muammer’e Eriş,
Karpiç lokantasında genç bir deniz
subayı olarak tanıdığı Fahri’ye
Korutürk gibi anlamlı
soyadları vermişti.
Ama bu bağlamda onun en büyük
katkısı, hendese diye
anılan bilim dalının terimlerini
geometri adıyla
Türkçeleştirilmesi olmuştu. 1936-
1937 kışında konuyla ilgili yerli
ve yabancı dildeki kitapları
toplayıp Yalova’da çalışmaya
koyulan Atatürk, kılavuz
niteliğinde bir Geometri
kitabı yazmıştı. Bunda “murabba”ya
kare, “zaviye”ye açı,
“dıl”ıya kenar, “kutur”a
köşegen, “mütesaviyül adla”ya
eşkenar dörtgen diyen
Atatürk, bunlar gibi sayısız
geometri terimlerine Türkçe
karşılıklar bulmuştu. Ancak
kendisi bir ders kitabı yazarı
olarak görünmek istemediğinden söz
konusu yapıt Milli Eğitim
Bakanlığınca bastırılmıştı. 1937-
38 öğretim yılından başlayarak
okullardaki geometri dersleri de
bu kılavuza dayanılarak yazılan
kitaplarla okutulur olmuştu.
1937 sonlarında Denizbank’ın
kurulmasına ilişkin yasa
tasarısının TBMM’deki görüşmeleri
sırasında yapılan dil tartışmaları
karşısında gösterdiği tepki ise
onun dil çalışmaları konusunda ne
denli duyarlı olduğunu bir kez
daha kanıtlamıştı.
Giresun Milletvekili Sadri Maksudi
Arsal, Denizbank diye
adlandırmanın Türkçe tamlama
kurallarına aykırı olduğunu öne
sürerek onun yerine Deniz
Bankası denilmesini önermişti.
Buna karşın kimi üyeler
Maltepe, Galatasaray, Aşkale
Çanakkale, Bahçekapı
gibi eski ve Sümerbank,
Etibank gibi yeni tamlamaları
göstererek Denizbank
denilmesini savunmuşlardı. Ama
tartışmalar basına da yansıyınca
Atatürk sorunu tartışmak için 27
Aralık 1937 akşamı aralarında
İsmail Müştak Mayokan, Hasan Reşit
Tankut, F. Rıfkı Atay ve A.
Dilâçar’ın da bulunduğu bir grubu
Çankaya’ya çağırmıştı.
Denizbank adının uygun
olduğuna karar verilince Vedit
Uzgören ile Atay ve Dilâçar’ın
hemen o gece Tuna Caddesindeki
Ankara Radyosunda gerekli
açıklamaları yapmalarına karar
verilmişti. Konuşmaların bir özeti
de ertesi 28 Aralık günkü Ulus
gazetesinde “Denizbank öz
Türkçedir” başlığıyla
yayımlanmıştı.
Bunların dışında Atatürk’ün son
iki yıldaki Dil Bayramını kutlama
telgrafları ve TBMM’nin yeni
yasama yıllarını açış
konuşmalarında Türk Dil Kurumu
çalışmalarını övgü ile anması da
onun dernek statüsünde bir
değişiklik yapmaya yönelmediğinin
somut kanıtlarıdır. Hele 1 Kasım
1937’deki Meclis konuşması
akademiden amacının bilim
kurumu niteliğini kazanmak
olduğunu yansıtmaktadır:
“Türk Tarih ve Dil
Kurumlarının, Türk milli varlığını
aydınlatan çok kıymetli ve önemli
birer ilim kurumu niteliğini
aldığını görmek,
hepimizi
sevindirici bir hadisedir.”
Atatürk, 1938 Kasımında TBMM’nin
açılışında, kendisinin yazdığı
ancak hasta olduğu için Başbakan
Celal Bayar tarafından okunan son
konuşmasında da Türk Dil
Kurumu’nun terim çalışmalarını ve
ders kitaplarının yeni türetilen
Türkçe terimlerle başlamasını
övgüyle anmıştı. Ayrıca elde
edilen sonuçlarla Türkçenin
yabancı dillerin boyunduruğundan
kurtarılması yolunda önemli bir
aşamaya varıldığını vurgulamıştı:
“Türk Tarih ve Dil
Kurumlarının çalışmaları takdire
layık kıymet ve mahiyet
(içerik)
arz etmektedir. (…)
Dil Kurumu en güzel ve feyizli
(verimli)
bir iş olarak türlü
ilimlere ait terimleri tespit
etmiş ve bu suretle dilimiz
yabancı dillerin tesirinden
kurtulma yolunda esaslı adımını
atmıştır.
Bu yıl
okullarımızda tedrisatın
(öğretimin)
Türkçe terimlerle yazılmış
kitaplarla başlamış olmasını
kültür hayatımız için mühim bir
hadise olarak kaydetmek isterim.”
Dil Kurumu çalışmalarına ilişkin
bu övücü değerlendirmeleri
bilinirken onları görmezlikten
gelerek ve yalnızca Falih Rıfkı
Atay’ın yıllar sonra Çankaya
kitabındaki çelişkili anlatımlara
dayanarak Atatürk’ün dildeki
devrimci çabalarının bir çıkmaza
girdiğini söylediğini kabul etmeye
olanak yoktur.
Hiç kuşkusuz devrim bir bakıma
zorlama, aşırılık demektir.
Türkçenin özleştirilmesi
çalışmalarında da bu kuralın
geçerli olması kaçınılmazdı.
Önemli olan aşırılıklar
ayıklandıktan, taşan dere suları
yatağına çekildikten sonra geriye
kalanlardan yararlanılmasıydı.
Macaristan’da tarih ve dil
öğrenimi görmüş olan Hüseyin Namık
Orkun’un bize anlattığına göre,
kendisi yoğunlukla sürdürülen
özleştirme çabalarından yakınınca,
Atatürk dolaylı ama anlamlı şu
yanıtı vermişti. Önce Orkun’dan
boşalan bira kadehini doldurmasını
istemiş, onun hızla doldurduğu
bira köpürüp taşınca da durumu
şöyle özetlemiş:
“İşte bizim de
yaptığımız bu. Taşkınlıktan sonra
geriye kalanları kullanacağız!”
Öte yandan
unutmamak gerekir ki yabancı
kökenli terim ve sözcüklere Türkçe
karşılık bulunurken bunlar birer
öneri olarak kamuoyuna sunulmuştu.
Bunlardan bazıları Türkçenin
kurallarına uygun olmalarına
karşın toplumca kabul görmemiş,
dolaşıma girmemiştir.
İl, ilçe, danıştay,
sayıştay
kabul edilirken
ilbay, ilçebay,
kamutay
tutunamamıştır. Muallim karşılığı
önerilen
okutan
benimsenmemiş; ancak yıllar sonra
üniversiteler yasasına
okutman
olarak girince kullanılır
olmuştur. Bunun gibi Atatürk’ün
1934’te İsveç Veliahtı onuruna
düzenlenen yemekteki çarpıcı
konuşmasında kullandığı 31
sözcükten 15’i (alan,
ataç, bitim,
erdem, erk,
esenlik, genlik, gönenç, güç, ısı,
konuk, sanlı, ulus, utku, ünlü)
hiç değişmeden günümüzde de
dolaşımını sürdürmektedir.
Bunlardan 7’si biraz değişiklikle
(denlü
/ denli,
ıssı
/ ıs,
önürme
/ önerme,
özenç
/ özenme,
uykunluk
/ uyum,
yanku
/ yankı,
yöndem
/ yöntem)
varlıklarını korumuştur. Dokuz
sözcük ise (anıklatmak,
baysak, baysal, kıldacı, söyüncü,
süer, yaltırık, tükel, tüzün;
canlandırmak, huzur
barış, âmil, muhabbet, nur, tam,
asil) tutunamamıştır. Bunlarla
ilgili olarak şu noktanın da
önemle vurgulanması gerekir ki
Türkçenin özleştirilmesini yermek
için kullanılmak istenen, hostes
yerine
gök konuksal
avrat,
imambayıldı yerine
içi geçmiş dinsel
kişi…
gibi Dil Devrimini
küçümseyen, küçültmek isteyen
karşılıklar Dil Kurumu tarafından
türetilmemiş ve önerilmemiştir.
Kurumun hiçbir yayınında
bulunmayan bu sözde karşılıklar
Dil Devrimi karşıtlarının
uydurmaları olup yıllardır yine
onlar tarafından Türkçenin
özleştirilmesini yermek için
kullanılmaktadır.
Atatürk’ün
hastalığının arttığı yaşamının son
aylarına kadar dil çalışmalarını
sürdürdüğünün en büyük kanıtı
Cenevre’de bulunan Afet İnan’a 23
Aralık 1937 günü kendi el
yazısıyla yazdığı mektuptaki,
“Gece
meşguliyetimiz bildiğin gibi dil
dersleri. Gündüz de yalnız olarak
aynı mesele üzerinde birkaç saat
çalışıyorum”
açıklamasıdır.
Bütün bu gerçekler ortada dururken
Atatürk’ün, dil çalışmalarının bir
çıkmaza girdiğini belirterek bu
işten çekildiğini öne sürenler,
tek bir yazara, F.R. Atay’ın
Çankaya adlı yapıtındaki şu
satırlara dayanmak
istemektedirler:
“Bir akşam Atatürk, sofra
bittikten sonra benim, yanındaki
iskemleye oturmamı emretti.
-Dili bir çıkmaza saplamışızdır,
dedi. Sonra,
-Bırakırlar
mı dili bu çıkmazda? Hayır. Ama
ben bu işi başkalarına bırakamam.
Çıkmazdan biz kurtaracağız
dedi.”
Olayı aktarma doğru ise, bu
konuşmada Atatürk’ün bir çıkmazdan
söz ettiği açık. Ama o kadar açık
olan bir başka gerçek, onun
çalışmalardan vazgeçmeye değil,
aksine bunu sürdürüp durumu
düzeltmeye karar verdiğidir.
Ayrıca Atay’ın o döneme ilişkin
önemli olaylara ve olgulara yer
verdiği bu kitabının göz ardı
edilen en büyük kusuru, yıl, ay ve
gün olarak hemen hemen hiçbir
tarih vermemesidir. Bu yüzden çoğu
kez değişmelerin ve gelişmelerin
akışını saptamak
olanaksızlaşmaktadır. Ancak
aktardığı bu olayı izleyen
satırlarda yeni bir sözlük
komisyonu oluşturulduğundan ve bir
Osmanlıca – Türkçe Cep Kılavuzunun
hazırlanmasına başlandığından söz
ettiğine göre, Atatürk’ün “bir
çıkmaz”dan yakınması bu komisyonun
kurulmasından önce, yani 1934’te
olmalıdır. Çünkü adı geçen
komisyonun çalışma döneminin ve
Cep Kılavuzlarının yayın tarihi
bellidir. Üstelik özleştirme
çabalarının ise o tarihten sonra
1935’te en üst düzeyine vardığı
bilinmektedir.
Kaldı ki 1937 Aralığında Denizbank
tamlamasının Türkçeye, dolayısıyla
Dil Devrimine uygun olduğunu
savunan aynı Falih Rıfkı,
Çankaya kitabında Dil
Devriminin öğretim kurumlarına mal
edildiğini bu nedenle ondan geri
dönülemeyeceğini, bu konudaki
görüş ayrılıklarının psikolojik ve
toplumsal bazı nedenlerden
kaynaklandığını da dile getirerek
şunları belirtmektedir:
“Dil, herkesin kullandığı bir
şeydir. Dilde yenilik herkesi
rahatsız ve tedirgin eder. Zevkler
isyan eder; alışkanlıklar dayatır;
kanaatler bir türlü uzlaşamaz. Bu
hal, işleri yüzünden görenlere
anarşi korkusu verir. Dilde
başlayan esaslı değişme
hareketlerinin nesillerce sürmesi
tabii olduğu fikrini kimse
benimsemek istemez. Yazanlar
kalmamak kaygısı içindedirler.
Okuyanlar, bugün anladıklarını
yarın anlamamaktan öfkelidirler.
Fakat bu alınyazısıdır; yürür. Ve
hiçbir kuvvet ileriye doğru bir
dil gelişmesini geriye
çeviremez...
Atatürk, dilde Türkçeciliği
devlete mal etmiştir, üniversiteye
mal etmiştir, mekteplere mal
etmiştir.
Atatürk’ün amacı,
zengin, güzel ve milli Türkçe idi.
Bu gayeden
ayrılmak için insan
Türklüğünden uzaklaşmalıdır.
Bugüne kadar yaptığımız, yapılacak
olanın belki yarısından da
ibarettir. Dilde geri dönülemez.”
Türk Dil Kurumu’nu ve onun
çalışmalarını karalamak için
Atay’ın bazı satırlarını
kullanmak isteyenler, nedense onun
kendini yalanlama anlamına da
gelen bu satırları da yazdığını
görmemek için gözlerini kapamayı
yeğlemektedir. Aslında Atatürk
Dolmabahçe Sarayında hasta
yatarken 5 Eylül 1938’de kendi el
yazısı ile düzenlediği
vasiyetnamesinde, İş Bankasındaki
payının yıllık gelirlerini bazı
yakınlarına yapılacak ödemeler
dışında kalan büyük kesiminin Dil
ve Tarih Kurumlarına verilmesini
istemekle Dil Devriminin
sürdürülmesinden yana olduğunun en
büyük kanıtını vermiştir. Dil
tartışmalarının arkasındaki asıl
neden ise, Türkçenin özleşmesine
karşı oldukları halde, bunu
perdeleyerek Dil Kurumu yerine bir
dil akademisi kurulmasını savunma
dürtüsüne dayanmaktadır. 27 Mayıs
1960’tan sonra bu konuda yapılan
girişimden sonuç alamayanlar, 12
Mart 1971 askeri müdahalesinden
sonra da dil akademisi kurulmasını
öngören bir tasarı
hazırlamışlardı. O günlerde Yaşar
Nabi Nayır’ın, Edebiyat
Dünyasında çıkan Dil
Kavgası başlıklı yazısı, Dil
Devrimine ve Türk Dil Kurumu’na
yöneltilen suçlamaların içyüzüne
ışık tutmaktadır:
“Türkiye’de aşağı yukarı altmış
yıldan beri süregelen bir Dil
Devrimi hareketi var. Zaman zaman
yavaşlayıp zaman zaman hızlanmış;
ama hiç durmamış bir hareket bu.
Başlangıcından bu yana tutucu
çevrelerin direnmesine,
saldırısına, alaylarına yol açmış,
gene de bildiği yoldan hiç
şaşmadan ilerlemiş. Bugün Dil
Devrimini kötüleyenler, ona
insafsızca saldıranlar, dil ve
edebiyat tarihimizi bilseler,
geçmişte bu alandaki en ılımlı
kıpırdanışları bile suçlamaya
kalkmış olanların bugün ne kadar
gülünç ve anlamsız göründüklerini
düşünebilseler, elbette
kendilerini kontrol etmek gereğini
duyar, yarını bir yana bırakın,
artık uyanmış ve geçmişten ders
almış aydınların gözünde gülünç
|