|

ATATÜRK'ÜN TÜRK
DİL KURUMU
(12 Temmuz 1932- 17 Ağustos 1983)
MUSTAFA KEMAL VE TÜRKÇE
Osmanlı aydınları arasında,
konuşma ve yazı dilleri arasındaki
kopukluğun giderilmesi,
Osmanlıcanın yalınlaştırılması
gerektiği tartışmalarının
yaygınlaştığı yıllarda öğrenimini
sürdüren Mustafa Kemal, daha
askeri ortaokul öğrencisiyken bu
sorunla yakından ilgilenmeye
başlamıştı. O yıllarda Selanik’te
yayımlanmakta olan Çocuklara
Rehber adlı dergi, erkek ve
kız çocukları bilgiyle donatmaya
ve onların güzel ahlaklı birey
olmalarına yardım etmeye
yönelmişti. Bunun yanında
“terkip”siz bir dil kullanmaya da
özen gösteren dergide Serezli
Öğretmen Sadi, okul çocukları için
yalın Türkçe ile yazılmış örnekler
veriyor, bununla güttüğü amacı
şöyle açıklıyordu.
Öz Türkçe akımının öncülerinden
sayılması gereken Çocuklara
Rehber dergisi, öğrenciler
için fen bilimlerine ve özellikle
matematiğe ilişkin sorular,
bilmeceler de düzenlemekte,
bunlara doğru yanıt verenlerin
adlarını da sonraki sayılarında
yayımlamaktaydı. Ali Ulvi
Elöve’nin incelemelerine göre
derginin 22 Mayıs ve 12
Teşrinisani 1313 (3 Haziran ve 24
Kasım 1897) günlü sayılarında,
matematik sorularını çözenler
arasında, askeri rüştiye son sınıf
öğrencilerinden Mustafa Kemal de
bulunmaktaydı.
Bu da Mustafa Kemal’in söz konusu
derginin okuyucularından olduğunu
ve o yıllardan başlayarak
Türkçecilik akımını izlediğini
göstermektedir.
İkinci Meşrutiyet döneminde dil
tartışmaları daha büyük boyutlar
kazanırken okuduğu kitapların
etkisiyle Mustafa Kemal’in ilgisi
artık bir dil bilincine
dönüşmüştü. Özellikle 1870’te
yayımladığı Les Turcs anciens
et modernes adlı kitabıyla
Türk tarihinin ve uygarlığının çok
eskilere dayandığını gösteren
Mustafa Celalettin’den sonra Necip
Asım’ın araştırmaları, Mustafa
Kemal’in Türkçenin geliştirilmesi
için izlenmesi gereken yöntemi
belirlemesinde etken olmuştu. Buna
ilişkin ilk işareti de Birinci
Dünya Savaşı yıllarında vermişti.
XVI. Kolordu Komutanı olarak
Silvan’da bulunurken iki ünlü Türk
şairinin kitaplarını okuduktan
sonra 10 Aralık 1916’da anı
defterine şunları yazmıştı;
“Yemekten evvel Emin Beyin
(Yurdakul) Türkçe Şiirler’iyle
Fikret’in Rübab-ı Şikeste’sinden
aynı zeminde bazı parçalar
okuyarak bir mukayese yapmak
istedim. İkisi de başka başka
güzel. Ancak Türkçe olanda da
diğerinde de aynı derecede Arapça,
Farsça kelimat var. Fark, biri
parmak hesabı (hece vezni),
diğeri değil.”
Dilde sadeleşmeyi, yalnızca
Türkçenin Arapça, Farsça
kurallardan değil, o dillerin
sözcüklerinden de arındırılması
olarak değerlendiren Atatürk’te
1916’da oluşan bu görüş, devrimin
dilde de tamamlanması aşamasına
gelindiğinde, Sadri Maksudi
Arsal’ın Türk Dili İçin
adlı yapıtına yazdığı beğencede (2
Eylül 1930) artık bir ilke
niteliğini kazanmıştı;
“Ülkesini, yüksek istiklalini
korumasını bilen Türk milleti,
dilini de yabancı diller
boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
Dilde Devrime Hazırlık
Türkiye Büyük Millet Meclisinin
açılmasını sağlayan ulusal
direniş dilde de ulusallığa açılan
kapıyı aralamıştı. Kurtuluş Savaşı
yıllarında birkaç kez Ankara’ya
gelen ve bir süre Çankaya’da
Atatürk’ün konuğu olan Fransız
Gazeteci Berthe Gaulis, İleri
gazetesi başyazarı Celal
Nuri’ye Türk milliyetçiliğinin
nasıl doğduğunu sormuştu.
Bu konuda geniş bilgiler veren C.
Nuri dile ilişkin olarak da
şunları eklemişti:
“Milli hareket dilimizi yeniden
yaratmıştır. Şimdiki Türkçemizin
sizdeki Montaigne ve Rabelais
Frasızcasına ne kadar benzediğini
görseniz şaşarsınız. Lisan henüz
tam oturmuş değil. Yazarlarımız
sizinkilerin o zamanlar yaptıkları
gibi davranıyorlar. Onların
vaktiyle Grek ya da Latin
kelimelerini Fransızlaştırması
çabalarının benzeri çabaların
içindeler.”
Dili uygarlığın bir anlatım aracı
olarak niteleyen Celal Nuri,
Türkçenin batı uygarlığını,
kültürünü ve düşüncelerini,
anlatabilecek bir gelişme çağına
ulaşmasına kadar Fransızca,
Almanca, İngilizce gibi ileri
dillerden yararlanılması gerektiği
görüşündeydi. Yaygın biçimde
kullanıldıkları için Türkçeleşmiş
olarak kabul ettiği Arapça Farsça
sözcüklerin dilden çıkartılmasını
da sakıncalı bularak “Onlardan
vazgeçmek vücudumuzdan bir
parça kesmek demektir”
diyordu.
Bu nedenle de yapıtlarında
Fransızca deyimler, sözcükler
kullanan yazarları Fransızcayı
geliştirirken Grekçe ve Yunancadan
yararlanan XVI. yüzyıl Fransız
yazarlarına benzetiyordu.
Celal Nuri’nin bu ılımlı
Türkçeciliğine karşın Birinci
Büyük Millet Meclisinde Besim
Atalay ve Tunalı Hilmi gibi kimi
milletvekilleri, hangi dilden
olursa olsun yabancı kökenli
sözcükler kullanılmasına karşı
çıkmışlardı. Besim Atalay, daha
meclisin ilk günlerinde 9 Mayıs
1920’de, Bakanlar Kurulunun
işlevini belirleyen hükümet
bildirgesi okunurken yabancı
sözcüklerle birlikte o dillerin
kurallarının da Türkçeye
dolduklarını anımsatarak “milli
lisan”ı yabancılaştıran bu
duruma kayıtsız kalınmamasını
istemişti. Mecliste Türkçeyi
savunanların başında Zonguldak
Milletvekili Tunalı Hilmi
yer almıştı. 1921 Şubatında
bakanlığının çalışmalarına ilişkin
bilgiler veren İktisat Bakanı
Celal Bayar, Osmanlıca tâbir-i
âmiyane ve Fransızca
prensip deyimlerini kullanınca
Tunalı Hilmi, bunlara şiddetle
karşı çıkmış ve “Türkçe, anadilce
bir tabiri, bir kelimeyi
kullanınca mı âmiyane
oluyor” diye sormuş, prensip
yerine de tutamak
denilebileceğini belirtmişti.
Bunun gibi 23 Nisanın ulusal
bayram olmasını öngören yasa
görüşülürken metindeki iyâd- ı
milliye nitelemesi de onun
“Efendim, milli bayramdır”
diye yaptığı uyarı sonucunda
milli bayram olarak
değiştirilmişti.
Ama Tunalı Hilmi’nin Türkçeyi
yalınlaştırma ve geliştirme
yolundaki çok önemli girişimi, 23
Ağustos 1923’teki yasa önerisi
olmuştu. Türkçe Kanunu
başlığını taşıyan bu öneride,
yazında, öğretimde ve resmi
yazışmalarda yabancı kökenli
sözcükler kullanılması
yasaklanıyordu.
Komisyona gönderilen yasa önerisi,
Türkçenin yabancı dillerden aldığı
kurallarla bağdaştırılamadığı ve
dil konusunda yasa çıkartılmasının
hukuk kurallarına aykırı düşeceği
gerekçeleriyle kabul edilmemişti.
Sorun genel kurulca ele
alındığında da Tunalı Hilmi’yi
destekleyen yalnızca Besim Atalay
olmuştu. Gerçekte Atatürk’ün de
dili yasa yoluyla zorlamayı,
yasaklar getirmeyi doğru bulmadığı
biliniyordu. O, devrimin her
aşamasında olduğu gibi dil
sorununa da zamanı geldiğinde
eğilecekti. Bu nedenle Tunalı
Hilmi’nin yasa önerisini
desteklemeye yönelmemişti. Tunalı
Hilmi ise önerisi geri
çevrilmesine karşın, Türkçecilik
kavgasından vazgeçmeyeceğini
belirterek sözlerini, “Ben bu
düşüncelerimi bu Büyük Millet
Meclisinde kabul ettirmeye
muvaffak olursam kürsüden
inerken düşsem ölsem gözlerim
arkada kalmaz. Anadili olmayınca
bir şey olmaz” diyerek
bitirmişti.
Bütün bu tartışmalar Atatürk’ün
çok önem verdiği Türkçeyi ulusal
dil yapma ve aynı zamanda onu bir
bilim ve kültür dili düzeyinde
zenginleştirme amacına yönelik
gelişmeler demekti. Çünkü o, dili
ulusu oluşturan ve ulusçuluk
anlayışını pekiştiren ana
öğelerden biri olarak görüyordu.
Ortaokullar için yazdığı Medeni
Bilgiler kitabında Türk
ulusunu, “Türkiye Cumhuriyetini
kuran Türkiye halkına Türk milleti
denir” diye tanımlamıştı.
Toplulukların karşılaştıkları
istilalar, yıkımlar karşısında
özelliklerini, kimliklerini, ancak
dillerine sarılarak koruduklarını
göz önüne alarak da ulus olmada
dil birliğinin önemini günümüz
anlatımıyla şöyle açıklamıştı:
“Türk ulusunun dili Türkçedir.
Türk dili dünyada en güzel, en
zengin ve en kolay olabilecek bir
dildir. Onun için her Türk dilini
çok sever ve onu yükseltmek için
çalışır. Bir de Türk dili, Türk
ulusu için kutsal bir hazinedir.
Çünkü Türk ulusunun geçirdiği
bunca tehlikeli durumlarda
ahlakının, geleneklerinin,
anılarının, çıkarlarının, özetle
bugün kendi ulusallığını yapan her
şeyin dili aracılığıyla
korunduğunu görüyor. Türk dili
Türk ulusunun kalbidir,
belleğidir.”
Bu
nedenle Atatürk, Türk ulusunu
ayırt edici nitelikleri arasında
ilk sırayı dile vermekteydi. Öte
yandan Atatürk Türkçenin ulusal
nitelik kazanmasını ulusal
bağımsızlığın bir gereği olarak
görüyordu. Kurtuluş Savaşında “tam
bağımsızlık” ülküsüyle yola
çıkılmıştı ve Lozan Antlaşmasıyla
siyasal bağımsızlığa kavuştuktan
sonra onun kültür, ekonomi gibi
öteki alanlarda da sağlanması
dönemine girilmişti.
Kültürel bağımsızlık içerisinde o
kültürel kimliğin sesi olan dilin
de bağımsız olması zorunluydu.
Bunların dışında, yeni bir
ulusdevlet olan Türkiye
Cumhuriyeti’nin izleyeceği eğitim,
ulusal eğitim; eğitim dili de
ulusal dil olmalıydı. 22 Eylül
1924’te Samsun’da öğretmenlerle
konuşmasında eğitimi, amaç ve
içerik yönünden dinsel, ulusal
ve uluslararası diye üçe
ayıran Atatürk, ulusal devlette
izlenmesi gerekenin ulusal
eğitim olacağını belirttikten
sonra sözlerini şöyle sürdürmüştü:
“Ulusal eğitimin ne demek olduğunu
bilmekte artık hiçbir kuşku
kalmamalıdır. Bir de ulusal eğitim
temel olduktan sonra bunun dilini,
yöntemini, araçlarını da
ulusallaştırma zorunluluğu
tartışma götürmez.”
Eğitim öğretimin ulusal dilde
yapılmasının zorunlu olduğunu
belirten Atatürk, tapınmada da
halkın anlayacağı bir dilin, yalın
bir Türkçenin kullanılmasını
önemsiyordu. 1 Mart 1922’de
TBMM’nin yeni toplanma yılını açış
konuşmasında, “Camilerin kutsal
minberleri halkın din ve ahlak
yönünden beslenmesine en yüce,
en verimli kaynaklardır. Bundan
ötürü camilerin ve mescitlerin
minberlerinden halkı aydınlatacak
ve uyaracak kıymetli hutbelerin
içeriklerinin halkça anlaşılmasını
sağlamak, Şeriye Bakanlığının
önemli bir görevidir. Minberlerden
halkın anlayabileceği dille ruh ve
beyne seslenmekle Müslüman kişinin
bedeni canlanır, beyni arılaşır,
imanı kuvvetlenir” diyerek
ibadet yerlerinde Türkçe
kullanılması gerektiğinin ilk
işaretini vermişti.
Bununla da yetinmeyerek hutbe
okuyacak hatiplere örnek olmak
istemiş, 7 Şubat 1923‘te Balıkesir
Paşa Camiinde minbere çıkıp Türkçe
hutbe okumuştu. Arkasından sorulan
bir soruyu da şöyle yanıtlamıştı:
“Hutbeden amaç halkın
aydınlatılması ve doğru yolun
gösterilmesidir, başka bir şey
değildir. Yüz, iki yüz, dahası
bin yıl önceki hutbeleri okumak,
insanları bilgisizlik ve aymazlık
içinde bırakmak demektir. Hutbeyi
okuyanın ne olursa olsun halkın
kullandığı dili kullanması
gerekir... Minberlerde
yankılanacak sözlerin bilinmesi ve
anlaşılması ve teknik ve bilimsel
gerçeklere uygun olması gerekir.
Hatiplerin siyasal, toplumsal ve
uygarlığa ilişkin durumları her
gün izlemeleri zorunludur. Bunlar
bilinmezse halka yanlış düşünceler
aşılanması yoluna gidilir. Bundan
ötürü hutbeler tümüyle Türkçe ve
çağın gereklerine uygun olmalıdır
ve olacaktır.”
Hutbelerin Türkçeleştirilmesinden
sonra Atatürk Kuran’ın
Türkçeye çevrilmesi sorunu üzerine
eğilmişti. 1925 Kasımında Ankara
Anafartalardaki Gazi Kız Numune
Mektebine (Atatürk Ortaokuluna)
dikkatle okunması dileğiyle
Türkçe bir Kuran armağan etmişti.
Bu konuda kimi duraksamaların
olduğunu görünce de kutsal
kitabının yeni bir çevirisinin
yapılmasını emretmişti. Tapınma
dilinin Türkçeleştirilmesi
yolundaki bu girişimleri, 1930’lu
yıllarda camilerde Türkçe Kuran
ve Türkçe ezan okunmasıyla
amacına ulaşacaktı.
Türkçe sorununun belirlenen
ilkeler doğrultusunda ele
alınacağı bir örgütlenme öncesinde
Türkçeyi güçlendirmek ve
yaygınlaştırmak amacıyla yapılan
önemli girişimlerden biri de 10
Nisan 1926 gün ve 805 Sayılı Yasa
ile ekonomik kuruluşlarda Türkçe
kullanılmasının zorunlu tutulması
olmuştu. Türk yurttaşlarına ait
şirket ve kuruluşların Türkiye
sınırları içerisinde sözleşme,
iletişim, hesap ve defter tutma
gibi her türlü işlemlerinin Türkçe
olması zorunluluğunu getiren
yasada, yabancı şirket ve
kuruluşların Türk kuruluşları ve
yurttaşlarıyla olan işlemlerin de
Türkçe yapılması öngörülmüştü.
1927 başında yürürlüğe girecek
olan bu hükümlere uymayanlar, ağır
para cezaları yanında ticaret
yerinin kapatılmasından başlayarak
ticaret hakkının alınmasına kadar
varan çeşitli cezalara
çarptırılacaklardı.
Türkçeleştirmede İlk Adım: Dil
Encümeni
XIX. yüzyıldan başlayarak
yazı dili ile konuşma dili
arasındaki aykırılığın giderilmesi
ve Türkçenin zenginleştirilmesi
amacı güdülürken okumayı, anlamayı
ve yazmayı güçleştiren etkenlerin
başında Arapça kökenli abecenin
geldiği anlaşılmıştı. Bu yüzden de
Osmanlıca denen abecenin
iyileştirilmesi tartışmaları
başlamıştı. Cumhuriyetin ilanından
sonra da buna ilişkin değişik
görüşler ortaya atılmıştı.
Tartışmalar sürerken ulusal dil
kabul edilen Türkçeyi geliştirip
bir bilim ve kültür dili içeriğine
kavuşturabilmek için Dil Heyeti
adıyla Milli Eğitim Bakanlığına
bağlı bir özel kurul oluşturulması
öngörülmüştü. 1926’da TBMM’de
bakanlığın kuruluş yasası
görüşülürken Bakan Mustafa Necati
bununla gözetilen amacı şöyle
açıklamıştı:
“Türkiye’de dil sorunu önem
taşımaktadır. Henüz nasıl yazmak
gerektiği hakkında ortak
kanaatimiz yoktur. Onun için bugün
varolan dilimizi incelemek,
ulusumuza bir sözlük hazırlamak
için Dil Heyetine ihtiyaç vardır.
Memleketimizde bulunan uzmanları
toplayacağız. Dilimizi düzeltmek
için
ne yapmak gerekirse
önlem alacağız.”
Ne
var ki yasada öngörülmüş olmasına,
bütçeye ödenek konulmasına karşın
söz konusu kurul uzunca bir süre
oluşturulamamıştı. Bu arada dil
uzmanı olarak tanınan Ahmet Cevat
Emre Vakit gazetesinde
Lisanımız Hakkında Bir Kalem
Tecrübesi başlıklı bir yazı
dizisine başlamıştı (Ekim 1927).
Arkasından yazdıklarını
kitaplaştırırken buna, Muhtaç
Olduğumuz Lisan İnkılabı Hakkında
Bir Kalem Tecrübesi adını
vermişti. Abece, dili
biçimlendiren bir araç olduğuna
göre bütün bu öneriler, yazı ve
dil sorunlarının birlikte ele
alınmasının daha doğru olacağını
göstermişti. Adalet Bakanı Mahmut
Esat Bozkurt’un 8 Ocak 1928’de
Ankara Türk Ocağında Türk harfleri
hakkında verdiği konferans da
yakında abece değişikliğine
gidileceğini göstermişti. Nitekim
23 Mayıs 1928’de Dil Heyeti
ya da Alfabe Encümeni diye
anılan dokuz üyeli özel bir kurul
oluşturulmuş; kurula eğitimci, dil
uzmanı, yazar milletvekili olarak
üç ayrı kesimden üçer üye
alınmıştı.
Eğitimci üyeler: Bakanlık
Müsteşarı Emin Erişirgil, Talim
Terbiye Kurulu Üyesi İhsan Sungu,
Fazıl Ahmet Aykaç.
Dil uzmanı üyeler: Ragıp Hulusi
Özden, Ahmet Cevat Emre, İbrahim
Grandi Grantay.
Yazar ve milletvekilleri olan
üyeler: Falih Rıfkı Atay, Ruşen
Eşref Ünaydın, Yakup Kadri
Karaosmanoğlu.
Söz konusu kurul Dolmabahçe
Sarayında Atatürk’ün de katıldığı
çalışmalarını Elifba
(abece) ve Gramer diye iki
kolda sürdürmüştü. Sonunda
Latinceye dayalı Yeni Türk
Abecesinin kabul edilmesi (1
Kasım 1928) Türkçenin kolay
okunması, kolayca yazılması
yönünde bir dönüşüm olmuştu.
Atatürk 8 Ağustos 1928’de yeni
abecenin belirlendiğini açıklayan
ünlü Sarayburnu konuşmasında bu
dönüşümün Türk ulusuna
bilgisizlikten kurtulma,
yazılanları okuma, anlama ve
düşüncelerini yazıyla açıklamada
büyük kolaylıklar sağlayacağına
inandığını belirterek şunları
söylemişti:
“Bizim uyumlu zengin dilimiz,
yeni Türk harfleriyle
kendini gösterecektir.
Yüzyıllardan bu yana kafalarımızı
demir çerçeve içinde bulundurarak
anlaşılmayan ve anlayamadığımız
işaretlerden kendimizi kurtarmak,
bunu anlamak zorundasınız.
Anladığınızın belirtilerine yakın
gelecekte bütün dünya tanık
olacaktır. Buna kesinlikle
inanıyorum.”
1
Kasım 1928’de TBMM’nin yeni yasama
yılını açarken de bu inancını daha
geniş çapta dile getirmişti:
“Her şeyden önce Türk ulusuna onun
bütün emeklerini kısır yapan çorak
yolun dışında kolay okuma yazma
anahtarı vermek lazımdır. Büyük
Türk ulusu cehaletten, az emekle
kısa yoldan ancak kendi güzel ve
asil diline kolay uyan böyle bir
araçla sıyrılabilir. Bu okuma
yazma anahtarı ancak Latin
harflerinin Türk diline ne kadar
uygun olduğunu, kentte ve köyde
yaşı ilerlemiş Türk evlatlarını
güneş gibi meydana çıkarmıştır.
BMM’nin kararıyla Türk harflerinin
kesinlik ve yasallık kazanması bu
memleketin yükselme mücadelesinde
başlıbaşına bir geçit olacaktır.”
Cumhurbaşkanının bu konuşmasının
ardından yeni abeceye ilişkin yasa
tasarısı hemen görüşülerek kabul
edilmişti. Görüşmeler sırasında
söz alan ünlü Şair Mehmet Emin
Yurdakul, yasanın önemini
belirtirken, “Bu yeni harfler
toplumu tek bir ulus haline
getirecektir. Ulusun içinden yeni
düşünürler, yol göstericiler,
sanatçılar çıkacak ve Türk ulusu
bu yeni harflerle kendine bir
istikbal yazacak, yeni bilimini,
sanatını, dünyasını yaratacaktır”
demişti.
Abece değişikliğinden sonra sıra
dil sorununu çözmeye geldiğinden,
5 Aralık 1928 günlü bir Bakanlar
Kurulu kararı ile söz konusu
kurulun Milli Eğitim Bakanlığına
bağlı olarak çalışmalarını
sürdürmesi öngörülmüştü. Yalnızca
adı Dil Encümeni/Dil Heyeti
olarak değiştirilmiş ve on yeni
üye ile genişletilmesine gerek
görülmüştü. Yeni üyeler şunlardı:
Celal Sahir Erozan, İbrahim Necmi
Dilmen, Ahmet Rasim, Reşat Nuri
Güntekin, Besim Atalay, Veled
Çelebi, Yaşar Özeyi, Avni Başman,
Hamit Zübeyir Koşay, Profesör
Meszaroş (Macar Türkolog).
Kurulun başkanlığını eski
üyelerden Bakanlık Müsteşarı Emin
Erişirgil üstlenmişti. Kurul ilk
toplantısını 1 Aralık 1928’de
Söz Derleme Heyeti adıyla
yapmıştı. Çalışma planı olarak da
başlıca şu dört madde saptanmıştı;
a)
Bir mektep lügati (okul sözlüğü)
hazırlanması,
b)
İmlâ lügatinin (yazım kılavuzu)
hazırlanması,
c)
Türkçenin gramerinin (dilbilgisi
kurallarının) saptanması,
ç)
Sözlük çalışmalarına esas olmak
üzere de Fransızca 2 ciltlik
Larousse’un saf Türkçe
olarak çevrilmesi.
Celal Sahir Erozan, İbrahim Necmi
Dilmen ve Ahmet Rasim yazım
kılavuzunun hazırlanmasıyla
görevlendirilmiş, dilbilgisi
kitabının yazılması da Ahmet Cevat
Emre ile İbrahim Necmi Dilmen’e
verilmiş, bir süre sonra da 25.000
sözcüğü içeren bir İmlâ Lügati
yayımlanmıştı. Türk Söz Kitabı’nın
(sözlük) hazırlanmasına
başlanıldığında bu çalışmayı
kolaylaştırmak ve Türkçeyi
kavramlar yönünden
zenginleştirebilmek için de
Fransızca iki ciltlik Larousse
Universel’ın Türkçeye
çevrilmesi yararlı görülmüştü. Bu
çeviri özellikle Başbakan İsmet
İnönü’nün önerisiyle ele
alınmıştı. Ancak çeviriye
başlandığında zengin sanılan
Osmanlıcanın kavramlar ve terimler
yönünden ne kadar kısır olduğu
ortaya çıkmıştı. Fransızcadaki
birçok terim ve sözcüğe karşılık
bulabilmek için ya eski metinlere
başvurulması ya da yeni sözcükler
türetilmesi gerekiyordu.
Ama hangi yöntemin izlenmesi
gerektiği ve onun nasıl
uygulanacağı konusunda görüş
birliği değil, çoğunluk bile
sağlanamamıştı. H. Zübeyir Koşay,
kuruldaki havayı şöyle
yansıtmaktadır:
“Her dil devriminde, dil
yenileştiricilerin (Neologue’ların)
karşısına muhafazakârların (Orthologue’ların)
dikilmesi kaçınılmazdır. Bu ikilik
kamuoyunda olduğu kadar, o çağın
seçkin yazarlarını ve dil
bilginlerini bir araya toplayan
Dil Heyeti üyeleri arasında da
belirmişti.
Falih Rıfkı Atay haklı olarak dil
estetiği tezini ön planda
tutuyordu. Bu bakımdan
Macarlardaki Kazinczy’ye
benziyordu. Celal Sahir Erozan ve
M. Baha, halk arasında yaygın ve
fosilleşmiş Arapça ve Farsça
sözcüklerin feda edilmesine asla
taraftar değillerdi. Besim Atalay
ve bu satırların yazarına göre her
Türkçe kök bir değer olduğu için,
şive gelişmeleri gözetilmek ve
eklerin fonksiyonuna önem verilmek
şartiyle söz üretmede
faydalanılabilirdi. Ahmet Cevat
Emre’ye göre telefon, telgraf,
otomobil, tiren gibi sözler artık
uluslararası olduğu için bunlara
karşılık aramaya gereklik yoktu.”
Gerçekte de karşılaşılan en büyük
sorun Türkçe karşılığı bulunmayan
terimlerin nasıl yazılacağı
olmuştu. Kurulun 6 Ocak 1929 günlü
toplantısında çıkar bir yol olarak
bu gibi terimlerin Latinceden
alınması uygun görülmüştü. Varılan
bu karar tutanak defterine, “Eskiler
Arapçayı dilimize taslit ettikleri
(saldırttıkları) gibi bizim
de Fransızca, Almanca,
İngilizce lisanlarından birisini
bu hususta tercih etmek doğru
olmayacağında heyet ittifak
ediyordu. Yalnız lisana eskiden
girmiş, yerleşmiş olan kelimeler
müstesna tutulmak lazım geldiği
kararlaştırıldı. Geçen celselerde
kabul edildiği veçhile ıstılahlar
Latinceden alınacaktır” diye
geçirilmişti. Yalnız H. Z. Koşay
bu karara, “Latinceden alınan
terimlere tam karşılık olmasa da
eşanlamlı bir sözcük varsa
belirtilmelidir” biçiminde bir
ekleme yapılmasını önermişti.
Ancak Mustafa Necati’nin ölümünden
sonra geçici olarak Milli Eğitim
Bakanlığı görevini de üstlendiği
için kurul toplantısına katılan
Başbakan İsmet İnönü, söz konusu
kararı doğru bulmadığını
belirterek İstanbul
Üniversitesinden görüş alınmasını
istemişti. Tutanaklara göre İnönü
kurul çalışmalarını yönlendirmeyi
gerekli görmüştü. Örneğin 11 Şubat
1929 günkü toplantıda Başkan Emin
Erişirgil’in verdiği bilgileri
dinledikten sonra öngörülen
tasarının üniversiteye
gönderilmesini, kesin kararın
alınacağı toplantıya üniversite
rektörü ve dekanları ile her
fakülteden birer profesörün
çağrılmasını önermişti. Başbakanın
önerileri Türkçeyi geliştirecek
kurulun tutanağına o günlerdeki
anlatımla şöyle geçirilmişti:
“Istılahların tespiti hakkındaki
proje ile darülfünuna tevdiini
tensip buyurdular. Daha kati ve
daha mütecanis
(uyumlu)
neticeler elde edilmesi için
darülfünun emini (rektörü)
ile fakülte reislerinin (dekanlarının)
ve fakültelerden birer
müderrisin (profesörün)
merkeze davet edilmesini irade
buyurdular.
Pazara kadar heyet
toplanmış olacak. Bir ay sonra
Paşa Hazretlerinin huzuru ile
hakiki faaliyet neticesi
görülecektir.”
17
Şubat 1929’da yapılan ortak
toplantıya üniversite
temsilcilerinin yanı sıra Milli
Eğitim müsteşarı ve genel
müdürleri ile Ankara Hukuk
Fakültesinden bazı öğretim üyeleri
de katılmıştı. İnönü, görüşmelere
başlamadan önce tümüyle öz Türkçe
sözcüklerle kaleme alınmış olan
çok çarpıcı bir konuşma yapmıştı.
Başbakanın büyük bir çaba
harcayarak hazırladığı anlaşılan
konuşma metni, yalnız Arapça ve
Farsça kökenli sözcüklerin
kullanılmaması bakımından değil,
Türkçenin içine düştüğü karmaşanın
nedenlerine ve kurul
çalışmalarında gözetilen amaca
ışık tutması yönünden de
önemliydi. Hazırlanmasına
çalışılan sözlüğün büyük bir
boşluğu dolduracağını belirten
İnönü, büyük bir anadili bilinci
ve sevgisiyle Türkçenin
yüzyıllardır sınırları her türlü
saldırıya açık bir alan olarak
bırakıldığı için yabancı dillerin
etkisi altına girdiğini
vurgulamıştı. Bundan daha acı bir
gerçek olarak da Türk bireyinin
buna seyirci kaldığını, dahası
yabancı dillerden etkilenmeyi
desteklediğini ekleyerek şunları
söylemişti:
“Ünlü Efendiler,
Türkçemizin sözkitabı bizim için
çok yüzlükten beri sezdiğimiz bir
eksikliktir. En nihayet bu eksik
te tamamlanmak için Cumhuriyet
yaşayışına kavuşmayı beklemiştir.
Acı ile anmalıyız ki, şimdiye
kadar dilimiz, sınırları açık bir
dil kalmıştır. Bu yurdun içine
girmek suçsuz bir dalış idi. Daha
fena ve acıklı olan, vatan
çocuklarının bu dalmayı
kendilerinin arayıp özlemesidir.
Bir dilin sınırı, sözkitabı ile
çevrilip çevrelenebilir. Yüce
toplanmanız, dilimizin sınırını
çizmek, onu zorlanmaktan korumak
için kurulmuştur.”
Böylece sözkitabı diye
anılan Türkçe Sözlük’ün
hazırlanmasıyla dilin sınırlarının
saptanacağına ve yabancı dillerin
saldırısının önleneceğine değinen
İnönü, Türkçeyi
karşılaştığı tehlikelerden
koruyabilmek için sözlüğün bir yıl
içinde tamamlanmasını ve yabancı
kökenli sözcüklere karşılık
bulmaya çalışırken ilgili
alanların uzmanlarından
yararlanılmasını dilemişti. Böyle
yapılmazsa, “Eski Şark
sözlerinin kaplayışından
kurtulmadan, yeni Garp sözlerinin
düşüncesiz ve ölçüsüz dalışına
uğrayacağız” diyerek Arapça ve
Farsçanın baskısından kurtulmadan
batı dillerinin istilasına uğramak
tehlikesinin bulunduğunu
belirtmişti. Konuşmasında kurul
üyelerinin yalnızca “dilimizin
varlığını korumak sevgisi”
ile işe sarılmalarının sinirlere
güç, çalışmalara zevk vereceğini
de vurgulayan İnönü, okuduğu metni
salt dile üşüşen Fransızca
sözcüklere karşı bir tepki olarak
hazırladığını, bunda yüzde 75
oranında hatası bulunduğunu
bildiğini, kullandığı sözcüklerden
hiçbiri sözlüğe geçmese de asla
gücenmeyeceğini söylemişti.
Kurulda başbakanın konuşmasından
sonra terimlerin nasıl saptanacağı
sorunu ele alınmıştı. İlk sözü
alan Rektör Dr. Neşet Ömer İrdelp,
terimler konusunda öngördükleri
ilkeleri,
a) Öz Türkçe karşılığı varsa
onları aynen alma,
b)
Karşılıklarını bulmakta güçlük
çekildiğinde, “şimdiye kadar
ünsiyet edilmiş” olanları,
yani çok kullanıldıkları için
yadırganmayacak olanları
kabullenme; teknolojiye ilişkin
yeni terimleri ise, bütün
“memleketlerde kullanılan
şekilleriyle alma” diye
özetlemişti.
Bu
açıklamaya göre üniversite
yetkilileri dile yerleşmiş kabul
edilen yabancı kökenli terimleri
dilden atmanın zor olduğunu
belirtiyordu. Terimlerin doğrudan
doğruya Latinceden alınmasını da
uygun bulmuyor ve sözcük, hangi
dilde oluşturulup Türk bilim
çevrelerine girmişse o biçimde
kabul edilmelerini yeğliyordu.
Bunları dinleyen İsmet İnönü araya
girerek izlenmesi gereken ilkeyi
şöyle belirtmişti: Karşılığı
bulunanları Türkçe, bulunmayanları
Türkçeleştirme.
Daha sonra kurulun çalışmaları
üzerinde durulmuş ve umulan
sonucun alınabilmesi için eski
kitapların taranması, Anadolu
ağızlarından derlemeler yapılması,
bunun için Türk Ocağının Bilim
ve Sanat Heyetinden
yararlanılması gerekli görülmüştü.
Uzun süren toplantının sonunda
İsmet İnönü bir ay sonra yine
toplantıya katılıp hesap
soracağını söylemişti. Ama Milli
Eğitim Bakanlığına Vasıf Çınar
getirilince İnönü kurul
toplantılarına katılmaktan
vazgeçmişti. Bu arada terimlerin
nasıl Türkçeleştirileceği, sözlüğe
lehçelerin alınıp alınmaması
konusunda üyeler arasındaki görüş
ayrılıkları daha da artmıştı. 5
Mart 1929’daki toplantıya katılan
Bakan Vasıf Çınar bu ayrılıklara
değinirken dile yerleşmiş Arapça
Farsça sözcükleri atmayı, Orta
Asya Türkçesinden yararlanmayı ve
kelime uydurmayı doğru
bulmadığını şöyle açıklamıştı:
“Dünyada lisan ve kelime icat
edilemez. Arapçadan Çağataycaya
gitmek doğru değildir. Esasen Arap
tahakkümü kalmamıştır, bazı
kelimeler Türkçeleşmiştir.
Bunlardan kurtulmak için Özbeğe
gitmek yanlıştır.
Bir haftanızı feda ediniz,
prensiplerinizi koyunuz. Lehçeleri
koyacak mısınız? Kelime uyduracak
mısınız; Türkçeleşmiş Arapçaları
atacak mısınız ?”
Bakanın bu soruları karşısında
kurulun çalışmalarına ilişkin
bilgiler veren Başkan Emin
Erişirgil, Anadolu’da konuşulan
dilin sözlüğünü yapmaya
çalıştıklarını, Çağatay
lehçesinden sözcük almayı
düşünmediklerini söylemişti.
Terim sorununa gelince onların
dildeki öteki sözcüklere
benzemediğini, eğer 50 yıl önce
Türkiye’de bazı terimleri
uyduranlar, bunlardan
başkasını, daha kolayını
koysalardı sorunun bu ölçüde
olmayacağını da belirtmişti.
Böylece uydurma savlarının,
batı kökenli terimlere Arapçaya
dayanarak karşılık bulma
çabalarına girişildiği XIX.
yüzyılın ikinci yarısına kadar
geri götürülebileceğini anlatmak
istemişti.
Görüşmeler sonunda terimler
konusunun üniversiteye bırakılması
yoluna gidilmişti. Fakat sözlüğe
hangi sözcüklerin alınacağı
konusunda da üyeler arasındaki
görüş birliği sağlanamamıştı.
Örneğin maişet ya da
geçim sözcüklerinden hangisine
yer verileceği, ezgi
sözcüğünün alınıp alınmayacağı
konularında Yakup Kadri
Karaosmanoğlu’nun deyimiyle
edebi zevkler arasındaki
ayrılıktan doğan görüş
ayrılıkları bir türlü
giderilememişti. 23 Aralık 1929
günkü toplantıya ilişkin bir kayda
göre tışkı (dışkı),
bellek, işiti, görü
sözcüklerine Celal Sahir Erozan,
öz işlek / öz işleklik
sözcüğüne Y. Kadri Karaosmanoğlu
karşı çıkmıştı. Erozan da
spasme karşılığında alınan
kasıngı yerine de sapasmus’u
savunmuştu.
Yabancı sözcüklere Türkçe
karşılıklar bulmada kurul üyeleri
arasında uyum sağlanamazken
bulunan sözcükler de kimi kişi ve
çevrelerce, Bakan Vasıf Çınar’ın
kullandığı niteleme ile uydurma
diye aşağılanmaya başlanmıştı.
Örneğin İshak Refet Işıtman’ın
Dicle başlıklı şiirinde
akışmak, böke, cilasun,
gerleşmek gibi Türkçe
sözcükler kullanması basında ve
kamuoyunda eleştirilere yol
açmıştı. Çankırı Milletvekili
Talat ise eleştiriyle yetinmeyip
Dil Kurulunu uydurmacılara para
vermekle suçlamıştı. Bu
suçlamalar karşısında İ. R.
Işıtman Dil Kavgası adını
verdiği kitabında, sorunun ülkeden
sonra Türkçeyi de istilalardan
kurtarmak olduğunu belirterek
şunları söylemişti:
“Osmanlı Türkiyesi ne kadar
Türklerin değil idiyse
Osmanlılıktan kalma o Türkçe de
Türkün öz malı değildir. Osmanlı
Türkiyesinde Türkiye büyük bir
düğün evine benzerdi. Ev sahibi
olan Türkler Türk olmayanı
ağırlamaya, doyurmaya, donatmaya,
esirgemeye
çalışırlardı...Osmanlılıktan kalma
o Türkçede de Türkçe sözler hep
aşağılık, hep kötü işlere verilmek
istenmiştir. Herhangi bir sözün
Türkçesini söylemek kabalık,
Arapçasını, Acemcesini söylemek
nezaket sayılmıştır. (…) Osmanlı
Türkiyesini istila altında bulduk;
Osmanlı Türkçesi de istila
altındadır. Elimizi kurtaranlar
dilimizi de kurtarmaktadırlar”
(s.5 vö).
Fakat tartışmalar TBMM’ye de
yansımıştı. Arka arkaya devrim
yasalarının kabul edildiği
mecliste Dil Kurulu
çalışmalarını uydurmacılık olarak
gören üyelerin girişimiyle Milli
Eğitim Bakanlığının 1931 yılı
bütçesinde kurul için konulan
30.000 liralık ödenek 10 liraya
indirilmiş, böylece kurul
çalışmaları 1931 Temmuzunda
durdurulmuştu.
Bunun üzerine Falih Rıfkı Atay
Hâkimiyeti Milliye gazetesinde
Kusur Kimin başlıklı
yazısında, yabancı sözcüklere
karşılıklar bulmanın
uydurmacılık değil, dili
zenginleştiren bir yapma
(yaratıcılık) olduğunu
belirterek suçlamaları
kültürsüzlük olarak
değerlendirmişti:
“Çankırı
mebusu uydurmasyon diye çirkin bir
kelime kullanmış. Bu cascavlak
kültürsüzlük demektir. Buna
uydurma değil, yapma denir. Her
yeni kelimeyi o günkü zevkimiz
geri ittikten sonra yavaş yavaş
almış, benimsemiş, sevmiştir.”
Yeni Bir Örgüt Kurma Gereği
Dil Kurulunun
ödeneğinin kesilmesi, çalışmaları
durdurmanın ötesinde, herhangi bir
bakanlığa ya da resmi kuruma bağlı
olarak sürdürülecek etkinliklere,
siyasal kuruluşların ve
siyasetçilerin işe karışarak bu
çalışmaların önünü
kesebileceklerini, onu amacından
saptırabileceklerini göstermişti.
Dil
Kurulunun oluşturulmasından sonra
geçen sürede dil sorununu çözecek
bazı uygulamalara geçilmiş,
değişik görüşler ortaya atılmış,
önerilerde bulunulmuştu. Tekirdağ
Milletvekili Celal Nuri İleri,
yeni abecenin kabulünden sonra
yabancı sözdizimi kurallarının
yazı dilinden çıkartılmakta
olduğunu belirterek meclis
içtüzüğündeki deyimlerin de
sadeleştirilmesini önermişti.
Ancak dilde birliği sağlayabilmek
için bu konunun Dil Kurulunun
hazırlamakta olduğu Türkçe
Sözlüğün bitiminden sonra ele
alınması uygun görülmüştü.
İstanbul Belediyesi de
(Şehremaneti), Türkçeyi
desteklemek ve yaygınlaştırmak
amacıyla 1929 baharında başka
dillerde yazılmış olan tabela ve
levhalardan, ötekilere göre 10 kat
daha fazla resim (vergi)
alınmasına karar vermişti.
Milli Eğitim Bakanlığı da
Türkçenin temiz, açık ve kesin bir
yapıya kavuşturulması ve terimce
zenginleştirilmesi için neler
yapılması gerektiğini saptamak
amacıyla 1930 Ağustosunda Türkçe
ve edebiyat öğretmenlerini bir
toplantıya çağırmıştı. Bakan Cemal
Hüsnü Taray, kuşkusuz Atatürk’ün
öngörüsüne dayanarak toplantıyı
açış konuşmasında, Harf
Devriminden sonra sıranın dilde
devrime geldiğini haber vermişti:
“Harf Devrimiyle dilimizi içine
çekip batıracak büyük bir hendeği
atladık. Şimdi sıra dilimizin de
bu devrim gereklerine yanıt
vermesine kaldı.”
Türkçe Kongresi
diye de anılan toplantıda öğretim
programlarında bazı önemli
değişiklikler yapılması
öngörülmüştü. Müsteşar Emin
Erişirgil, öğretmenlerin
derslerine, yalnız öğrencileri
güzel yazmaya ve zevk sahibi
etmeye yarayan bir araç olarak
değil, seçilecek yapıtlar ve
örneklerle onlara bilinç,
duyarlılık, azim ve enerji
aşılayan bir alan olarak bakmaları
gerektiğini belirtmişti.
Akademi Değil, Özerk Dernek
Öte yandan Dil Kurulu
çalışmalarında görülen dağınıklığı
ve verimsizliği gidermek için
yeniden örgütlenmek artık
kaçınılmaz olmuştu. Ancak
gözetilen amacı doğru ve kesin
olarak saptamak, ona ulaşmayı
sağlayacak aracı belirlemek de
gerekliydi.
Atatürk’ün Genel Türk Devrimi
diye adlandırdığı bütünü oluşturan
değişik alanlardaki dönüşümlerin,
atılımların çoğu için özel yasalar
çıkartılmıştı. Yeni abecenin
kabulünde de aynı yola
başvurulmuştu. Fakat Türkçenin
özleştirilmesi ve geliştirilmesi
demek olan dilde devrim için özel
bir yasa düşünülemezdi. Çünkü dil
toplumdaki bütün bireyleri çok
ilgilendiren ana öğelerin başında
olma dışında, sözcük yaratma
sorunu, dilbilgisi sorunu ve
anlatım sorunu demekti. Buyurucu,
yasaklayıcı içerikteki yasa
hükümleriyle yurttaşlardan
herhangi bir sözcüğü kullanmasını
ya da kullanmamasını istemek,
sonuç alınamayacak bir girişim
demekti. Bu nedenle sorun ancak
ulusal dil olan Türkçeyi konuşan
ulus bireylerinin de katkıda
bulunmalarını sağlayacak bir
örgütlenmeye gidilerek
çözülebilirdi.
Bu
konuda da başlıca iki seçenek
vardı; batı ülkelerinin
bazılarında olduğu gibi bir dil
akademisi kurmak ya da özel
bir kurum oluşturmak.
İlk olarak XV. yüzyıl İtalyasında
birer bilim, yazın ve sanat
dernekleri olarak etkinlik
gösteren akademiler daha sonraları
en geniş biçimiyle Fransa’dakiler
kurulmuştu. Başbakan Richelieu’nün
1635’te bu derneklerden birini
Academie Française adıyla
resmi bir kuruma dönüştürmesi,
akademilerin gelişmesinde bir
dönüm noktası olmuştu. Academie
Française Fransız dilinin
korunması ile görevlendirilmiş;
ama onun dışında değişik bilim ve
sanat dallarıyla uğraşan
akademiler de kurulmuştu. Dil ve
yazın açısından bakıldığında bazı
ülkelerde Fransa’dakine benzer
akademiler kurulurken birçok
ülkede ise varolan dil dernekleri
çalışmalarını sürdürmüş ya da yeni
dernekler oluşturulmuştu.
Bu iki tür örgüt arasında dikkati
çeken başlıca ayrılık, dil
akademilerinin genellikle
özleşmiş, gelişmiş ve fazla sorunu
bulunmayan ulusal dillerin
korunmasında daha etkili
oldukları, ulusal dillerini
oluşturmaya, anadillerini
özleştirmeye çalışan ülkelerde ise
özel ve özerk derneklerle daha
olumlu sonuçlar alındığıydı.
Nitekim XIX. yüzyılda Alman
dilinin özleşmesi ve
Macaristan’daki büyük Dil Devrimi
bu amaçla kurulan derneklerin
aracılığı ile sonuçlandırılmıştı.
Türkiye’de Fransız Akademisine
benzer bir dil akademisi
kurulması, daha Tanzimat döneminde
gündeme gelmiş, 1851’de
Encümen-i Dâniş (Danışmanlar
Kurulu) adıyla bir örgüt
kurulmuştu. Fakat üyelerinden
çoğunun yetersizliği, görüş
ayrılıkları ve siyasal etkiler
yüzünden dikkate değer bir
etkinlik gösteremeden on yıl
içerisinde dağılmıştı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında bir
dil akademisi kurulmasına
ilişkin öneriler yapılmıştı. Bu
konuda değişik görüşler öne
sürülürken Başbakan İsmet İnönü
bunu olumlu karşılamıştı. 7 Kasım
1925’te TBMM’deki konuşmasında
bunun yakında gerçekleşeceğini de
açıklamıştı:
“Ulusal kültürle ilgili
girişimlerden olarak, bu yıl bir
dil akademisi, kültür açısından
Türk dili üzerinde asıl görevleri
yerine getirecek gerçek
uzmanlardan oluşan bir akademi
kuracağız.”
Ancak bir akademi kurma, karar
verme ve onunla ilgili yasal
düzenleme yanında bir olanak ve
gereksinme sorunu idi. 1920’ler
Türkiyesinde ise bu konuda görüş
birliği sağlanamamıştı; ayrıca var
olan olanaklardan çok
olanaksızlıklar ağır basıyordu. Bu
nedenle Milli Eğitim Bakanı
Mustafa Necati, hemen bir dil
akademisi kurulmasını uygun
görmemiş, bunun gerekçesini de
TBMM’de şöyle açıklamıştı:
“Dilbilgisi, yazım, sözlük, terim
sorunlarının nasıl karmaşa içinde
bulunduğu hepimizce
bilinmektedir. Bu karmaşaya
bilimin uyarmasıyla bir son
verilmeyecek olursa, on yıl sonra
birbirimizi anlamakta güçlüğe
uğrayacağımızdan korkulur. Bu gibi
sorunların çözümü, ilerlemiş
ülkelerde ‘akademya’lara
verilmiştir. Bundan dolayı bizde
de niçin akademya kurulmuyor gibi
bir soru akla gelebilir. Şunu
önceden söyleyelim ki, Milli
Eğitim Bakanlığının ayırıcı
niteliklerinden biri de
gösterişten uzak oluşudur.
Yapamayacağımız işlere girişmek,
bilimin yaygınlaştırılması
görevini üstlenmiş bulunan Milli
Eğitim Bakanlığına yaraşır bir
hareket olamaz. Uluslararası
dünyada yetkisi tanınacak bir
akademya kurma olanağını bulmuş
olsaydık bir kuruluşa girişmekte
hiç duraksamazdım. Fransız
Akademisinin yapmakta olduğu
bilimsel hizmetleri biliyoruz. Rus
Akademyasının kültür dünyasında en
önemli yeri olduğunu biliyoruz.
Bunları bilmekle birlikte gücümüzü
hesaba katmadan böyle büyük bir
işe girişmenin atakça davranmak
olacağına inanıyorum. Elli altmış
yıl önce bizde kurulmuş Encümen-i
Dâniş’in sonunu her zaman göz
önünde bulundurmak gerekir.”
Başbakanla Milli Eğitim Bakanı
arasındaki farklı değerlendirme
hükümetin hemen bir dil akademisi
kurma eğiliminden vazgeçmesiyle
noktalanmıştı. Ama basında bu
konudaki tartışmalar sürmüştü. Y.
K. Karaosmanoğlu ile Necmettin
Sadak akademi kurulmasını
isterlerken Fuat Köprülü buna
karşı çıkmıştı. Hayat
dergisindeki yazısında “lisan ve
edebiyat”la uğraşan akademi
modelinin, ‘‘hemen hemen yalnız
Fransa’ya mahsus olduğunu”
belirtikten sonra görüşünü,
“Bizim memleketimiz için Fransız
Akademisi tarzında yani sadece
yetişmiş sanatkârları sinesinde
toplayacak bir müesseseden ziyade,
en genç memleketlerin bile tatbike
uğraştıkları ilimler akademisi
tarzında bir kuruluşun daha
faydalı olacağı kanaatindeyim”
diye özetlemişti.
1930’a gelince Sadri Maksudi Arsal
da bu tartışmalara katılmıştı.
Türk Dili İçin adlı yapıtında
bir dil akademyası
kurulması gerektiğini savunmuş ve
ona ne gibi görevler
verilebileceğini ayrıntılarıyla
sıralayarak çalışmalarını sürdüren
Dil Kurulunun akademi
düzeyine çıkartılmasını dilemişti.
Atatürk, Türk dili ve tarihi
hakkında titiz bir inceleme
niteliğindeki bu kitaba kuşkusuz
yazarın dileğiyle sunuş yerine bir
değerlendirme yazmayı
kabullenmişti. 2 Eylül 1930
tarihli bu satırlar, Türkçeyi
yeniden ulusal olduğu kadar zengin
bir dil düzeyine kavuşturulmak
için onun gözetilmesi zorunlu
gördüğü temel ilkeleri de
belirlemektedir:
“Ulusal duygu ile dil arasında bağ
çok kuvvetlidir. Dilin ulusal ve
zengin olması, ulusal duygunun
gelişmesinde başlıca etkendir.
Türk dili, dillerin en
zenginlerindendir; yeter ki bu dil
bilinçle işlensin.
Ülkesini, yüksek bağımsızlığını
korumasını bilen Türk ulusu dilini
de yabancı diller boyunduruğundan
kurtarmalıdır.”
S.
M. Arsal’ın kitabına bunları yazan
Atatürk, yazarın akademi
kurulmasını savunan görüşlerine
katılmamıştı. Artık bu konuda daha
ciddi ve kalıcı girişimler
gerekmekteydi. Sorun Cumhuriyet
Halk Partisinin 10 Mayıs
1931’de toplanan üçüncü
kurultayında da tartışılmıştı.
Sonunda parti tüzüğüne şu maddenin
eklenmesine karar verilmişti;
“Türk dilinin milli, mükemmel ve
mazbut bir dil haline gelmesi
hakkındaki ciddi teşebbüslere
devam olunacaktır.”
Dile ilişkin sorunların resmi bir
örgüt içerisinde çözülemeyeceği
Dil Kurulunun ödeneğinin
kesilerek çalışamaz duruma
getirilmesiyle açıkça
anlaşılmıştı. Bu konuda yasalara
dayalı yasaklar ve zorunluluklar
getirmeye de olanak yoktu.
Dolayısıyla geniş kadrolu bir çatı
altında konuların özgürce
tartışılabileceği ve yalnız
uzmanların değil, her kesimden
bireylerin de katkıda
bulunabilecekleri bir örgütlenme
artık kaçınılmaz olmuştu. Ulusal
dil, ulus bireylerinin
katkılarıyla oluşturulmalıydı.
Böyle bir çalışma için en uygun
örgüt biçimi de özerk bir dernek
olabilirdi.
TÜRK DİLİ TETKİK CEMİYETİ
Dile ilişkin çalışmaları yürütecek
bir dernek kurulmasına karar
verildiğinde bir yıl önce Türk
tarihinin eskiliğini ve Türklerin
uygar bir toplum olduğunu
kanıtlarıyla ortaya çıkarılması
amacıyla Atatürk’ün isteğiyle
kurulan dernek örnek alınmıştı.
Çünkü 15 Nisan 1931’de Türk
Tarihi Tetkik Cemiyeti adıyla
kurulan örgütün bir yıllık
çalışmalarından çok olumlu
sonuçlar elde edilmişti. Tarih
çalışmalarının uzmanlar aracılığı
ile sürdürülmesi öngörüldüğünden
söz konusu dernekte üye sayısı 40
olarak sınırlandırılmıştı. Dilde
ise halkın katılımını sağlamak
gerektiğine göre böyle bir
sınırlama düşünülmemeli idi.
Artık kararını vermiş olan
Atatürk, Birinci Tarih Kurultayı
çalışmalarının devam ettiği 10
Temmuz 1932 gecesi, bazı
arkadaşlarıyla kurultay
üyelerinden bir kısmını Çankaya
Köşküne çağırmıştı.
Cumhurbaşkanlığı yaverlerince
tutulan kayıtlara göre toplantıya,
Milli Eğitim Bakanı Esat Sagay,
Samih Rıfat, İhsan Sungu, Muzaffer
Göker, Hasan Cemil Çambel, Tevfik
Rüştü Aras, Sadri Maksudi Arsal,
İbrahim Grandi Grantay, Müfit
Özdeş ve Tahsin Uzer
katılmışlardı.
Tarih Kurultayı çalışmalarının
değerlendirildiği bu toplantıda
dil sorununun nasıl çözüleceği de
tartışılmıştı. Kurultayın sona
erdiği ertesi günü akşamında da
aralarında Samih Rıfat’ın da
bulunduğu Türk Tarihi Tetkik
Cemiyeti üyeleri ile birlikte
Falih Rıfkı Atay ve Ruşen Eşref Ünaydın
da Çankaya Köşküne çağrılmışlardı.
Ruşen Eşref Ünaydın, o geceyi
şöyle anlatıyor:
“Türk Dili Tetkik Cemiyeti
işlerindeki hatıralarım şöyle
başlıyor.
11 Temmuz 1932’de Reisicumhur
Mustafa Kemal Hazretlerinin davet
iltifatlarını aldım. Akşamüzeri
Çankaya’ya gittim. Kendileri
birkaç vakittir yeni köşke
geçmişlerdi. Yukarı katta, kitap
odasının yanındaki çalışma
salonunda huzurlarına çıktım.
Duvarları krem, döşemeleri de
kahverenkli bu sade ve büyük
salonun orta yerindeki uzun
masanın başında oturuyorlardı. O
masanın etrafında Türk Tarihi
Tetkik Cemiyeti azaları da vardı.
O günlerde ilk tarih kongresi yeni
bitmişti.
Şimdi konuştukları:
Gelecek yıla yetiştirilecek büyük
kitabın bölümleri nasıl olacağı ve
bunları kimlerin yazacağı idi.
Yanılmıyorsam, o akşam orada
bulunanlar şunlardı: Âfet Hanım,
Yusuf Akçura, Samih Rifat,
Riyaseticumhur Kâtibi Umumisi
Hikmet, Yusuf Ziya, Hasan Cemil,
Sadri Maksudi, Maarif Vekâleti
Talim ve Terbiye Dairesi Reisi
İhsan, Hamit Zübeyr, Hüseyin Namık
beyler, bir de Macar Profesör
Zayti Ferenç.
Tarih konuşması bitmek üzere iken
Gazi Hazretleri, oradakilere
sordular:
-Dil işlerini düşünmek zamanı da
gelmiştir. Ne dersiniz?
Maarif Vekâleti bütçesinden
tahsisatı kesildiği 1931 Temmuzu
sonundan beri, eski Dil Encümeni
artık çalışmıyordu. Harf
inkılabının hızından doğan bu
kaynağın yeni bir varlık
göstermesi çok yerinde olacaktı.
Onun için, Reisicumhur
Hazretlerinin yüksek düşüncesi
sevinçle karşılandı. Gazi
Hazretleri,
- Öyle ise Türk Tarihi Tetkik
Cemiyeti gibi bir de ona kardeş
bir dil cemiyeti kuralım. Adı Türk
Dili Tetkik Cemiyeti olsun,
buyurdular.
Yeni cemiyetin ne
gibi işlerle uğraşacağı görüşüldü.
Sonunda Reisicumhur Hazretleri
kendi eli ile şu resmi çizdi
(Atatürk’ün çizdiği
resmi Ruşen Eşref açıklar).
Çalışmanın çerçevesi ortaya
çıkmıştı. Cemiyetin iki büyük kolu
olacaktı; biri filoloji ve
lengüistik, biri de Türk Dili.
Filoloji ve lengüistik, hem
doğrudan doğruya bu bilgilerle,
hem de bu bilgiler yollarından
Türk dili ile uğraşacaktı.
Türk dili
kolunun üç bölüğü ise, lûgat-ıstılah,
gramer-sentaks ve etimoloji
bakımından Türk dilini tetkik ve
tespit edecekti.
Reisicumhur Hazretleri,
- Yarın hükümete bir istida verip
cemiyetin iznini almalı. Fakat
bunun için daha önce bir reis, bir
de umumi kâtip seçmeli. Ben her
ikisini de burada, aramızda
görüyorum, dediler.
Eli ile Samih Rifat Beyi
göstererek,
- Zatıâliniz bunun reisliğini
alırsınız, buyurdular. Umumi
Kâtipliğe lütfen beni münasip
gördüler.
- Şimdi iki âza için de iki
arkadaş düşünürsünüz, dediler.
Samih Rifat Bey ve ben, bize çok
şerefli bir iş emreden Reisicumhur
Hazretlerinin yüksek teveccühüne
teşekkür ettik. Âzalar için Yakup
kadri Beyle Celal Sahir Beyi
söyledim.
- Pekeyi, dediler. Celal Sahir Bey
veznedarlığa, Yakup Kadri Bey de
âzalığa seçildi. Reisicumhur
Hazretleri,
- Zannederim şimdilik Türk Tarihi
Tetkik Cemiyetinin nizamnamesini
alırsınız. Lazım gelen yerlerine
cemiyetinizin adını ve gayesini
yazarsınız. Yenisini sonra
düşünürüz, dedi.
Böylece millete yararlı birçok iş
gibi Türk Dili Tetkik Cemiyeti de
GAZİ MUSTAFA KEMAL’in başından
doğdu.”
Atatürk, hemen hükümete bir
dilekçe ile başvurulmasını,
gereken iznin alınmasını, ancak
bunun için de kurucuların
belirlenmesi gerektiğini
anımsatmış ve Samih Rıfat’ın
başkan, Ünaydın’ın da genel yazman
olmasını istemişti. Kurucuların
dört kişi olmasını öngördüğünden
öteki iki kurucunun kimler olması
gerektiğini sormuştu. R. E.
Ünaydın’ın önerdiği Yakup Kadri
Karaosmanoğlu ile Celal Sahir
Erozan uygun görülmüş ve
veznedarlığın da Erozan’a
verilmesi kararlaştırılmıştı.
Atatürk, derneğin adından
tüzüğüne, kurucu üyelerinden nasıl
çalışacağına dek her şeyi önceden
belirlemişti. Türkçe ile ilgili
araştırma ve yayınlar yapması
öngörülen dernek bilimsel bir
nitelik taşıyacaktı. Atatürk Türk
Tarih Kurumu’nda olduğu gibi bu
yeni derneğin de koruyuculuğunu
kabul etmişti. Bu, dil
çalışmalarının da onun bilgisi
çerçevesinde ve katkısıyla
yürütüleceğinin göstergesiydi.
Derneğin tüzük taslağı
düzenlenmiş, dört kurucu üye
saptanmış, görev dağılımı da
yapılmıştı. Ünaydın aynı zamanda
derneğin sorumlu temsilcisi
olacaktı. Böylece zaman
yitirilmeden ertesi gün, 12 Temmuz
1932’de İçişleri Bakanlığına
aşağıdaki dilekçeyle
başvurulmuştu:
“Dahiliye Vekâleti Celilesine,
Muhterem Efendim,
Türk dili hakkında tetkikat ve
neşriyatta bulunmak maksadiyle ve
merkezi Anakarada Halkevi
binasındaki dairede bulunmak üzere
Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla
ilmi bir cemiyet teşkil edilerek
nizamnamesi merbuten takdim
kılınmıştır. Cemiyet İdare Heyeti
azalarının isimleri ve imzaları
arizamızın altında yazılıdır.
Cemiyetin mesul murahhası ve umumi
kâtibi Afyon Karahisar Mebusu
Ruşen Eşref Beydir. İcap eden
resmi muamelenin ifasına müsaade
buyurulması rica olunur, efendim.
Türk Dili Tetkik Cemiyeti Reisi
Çanakkale Mebusu Samih Rıfat
Umumi Kâtip Afyon
Karahisar Mebusu Ruşen Eşref
Âza ve Veznedar
Zonguldak Mebusu Celal Sahir
Âza Manisa Mebusu
Yakup Kadri”
Bu başvuru Dernekler Yasası
gereğince Emniyet İşleri Genel
Müdürlüğüne gönderilmişti.
Derneğin tüzüğü, amacı ve
kurucuların kimlikleri açısından
bir sakınca bulunmadığı saptanmış
ve hemen ertesi 13 Temmuz günü
çalışmalara başlanılması için
gereken şu izin belgesi
verilmişti:
‘‘İZİNNÂME
SURETİ
İLMÜHABER
Cemiyetin unvanı: TÜRK
DİLİ TETKİK CEMİYETİ
Maksadı
tesisi
(kuruluş amacı):
Türk dilini tetkik ve elde
edilecek neticeleri
neşretmek
(yayımlamak)
Merkezi; Ankara
Tarih-i
tesisi
(kuruluş tarihi):
12. . 1932
Unvanı ve
maksadı tesisi yukarıda yazılı
olan TÜRK DİLİ TETKİK CEMİYETİ’nin
nizamnamesi tevdi edilmiş
olduğundan Cemiyetler kanununa
tevfikan
(uygun olarak)
işbu
ilmühaber verildi.
13 Temmuz 1932
Emniyet İşleri Umum Müdür T. Hadi”
Türk Dili Tetkik
Cemiyeti
o yılın şubat ayında açılan
Ankara Halkevinde ayrılan bir
odada çalışmalara başlamıştı.
Atatürk 15 Temmuzda yazlık
çalışmaları için Yalova’ya hareket
ederken trende yanına aldığı Samih
Rıfat ve R. E. Ünaydın ile dil
sorunlarını konuşmuştu.
İstanbul’da toplanması öngörülen
kurultay, yani genel kurul
hazırlıkları ile uğraşan Ünaydın,
ağustos sonlarında Yalova’ya
gittiğinde karşılaştığı durumu, “Gazi
Hazretlerini eski, yeni yerli,
yabancı kamuslardan
(sözlüklerden) öz Türkçe sözler
aramakla, filoloji ve lengüistleri
ortaya koymakla meşgul gördüm”
diye aktarmaktadır.
Atatürk dil çalışmalarında tarih
çalışmalarından farklı bir yol
izlenmesi gerektiğine karar
vermişti: Öncelikle geniş kapsamlı
bir kurultay toplayıp Türkçenin
özleşmesi, gelişmesi ve ulusal dil
olması için evrim mi, devrim mi
yapmak gerektiği tezlerini orada
tartışmak. Böylece ulusun her
katmanını dille ilgilendirdikten
sonra derneğin tüzük taslağına son
biçimini vermek ve yönetim
kurulunu da kurultaya seçtirdikten
sonra hızla çalışmaya yöneltmek.
Kurultaya yalnız uzmanların,
Türkçe edebiyat öğretmenleri ile
yazarların değil, halktan da
dileyenlerin katılması öngörüldüğü
için yayımlanan bildiride,
“Kadın erkek her Türk yurttaş Türk
Dili Tetkik Cemiyeti üyesidir.
Kendini kurultaya çağırılmış
saymalıdır” denilmişti.
Ayrıca Başbakanlığa ve Genelkurmay
Başkanlığına başvurularak
kurultaya katılacak memur ve asker
kişilere izin verilmesi
dilenmişti. Kurultayda ele
alınacak konuları içeren izlence
de Atatürk’ün onayı alındıktan
sonra şöyle saptanmıştı:
A
- Dilin menşeleri:
1
- Türk dilinin eskiliğine ve
a)
İndo-Europeen dillerle,
b)
Bütün beyaz ırklar dilleriyle,
c)
Asya ve Avrupa’nın başka
dilleriyle münasebetleri üzerine
tetkikler.
2
- Türk dilinin doğrudan doğruya
kendi muhit şartları içinde
inkişafları.
a)
Lehçeleri,
b)
Tarihi gramerleri, ‘fonetik,
şekliyat (morfoloji), sentaks’,
c)
Kelime hazineleri (lügatler),
d)
Her türlü yabancı tesirlerden uzak
olarak gösterdiği yüksek edebi
kabiliyet.
3
- Bu kabiliyetin halk dilinde
sürmesi ve yazı dilinde sönmesi.
(Halk Edebiyatı - Divan
Edebiyatı).
Bunlarda âmil
(etken) olan
sebepler; dilin yakın
mazisinin
tetkiki.
B
- Türk dilinin bugünkü hali, asri
ve medeni ihtiyaçlar:
4
- Tanzimattan bugüne kadar Türk
dili ve gösterdiği değişiklikler;
a)
Şekliyat (morfoloji),
b)
Sentaks,
c)Kelimeler (vocabulaire),
d)Istılahlar.
5 - Türk dilinin
asri
(çağdaş) ve
medeni
ihtiyaçları nelerdir?
C
- Türk dilinin müstakbel
inkişafları:
6
- Gaye, Türk dilini ve yarınki
medeniyeti kemali ile
kucaklayabilecek en güzel şiveli
ve ahenkli bir ifade vasıtası
haline getirmek olduğuna göre;
a)
Şekliyat,
b)
Sentaks,
c)Kelime teşkili,
d)Istılah vazı
(terim saptama)
sahalarında dilin bütün
ihtiyaçlarını gidermek, düşünüş
tarzını asrileştirecek ve
garplılaştıracak hale getirmek;
yeni vakıaları
(olguları) ifade edecek yeni
kelimeler teşkilinde önceden
hazırlanmış ve tespit edilmiş
esaslar ve kaideler hazırlamak.
Kurultaya katılacak uzmanlarla
yazarlardan bu izlence
çerçevesinde hazırlayacakları
bildiri metinlerini önceden
göndermeleri istenmişti. Bunun
dışında Abdülhak Hamit Tarhan,
Cenap Şehabettin, Hüseyin Cahit
Yalçın, Halit Ziya Uşaklıgil, Faik
Âli, Ahmet Rasim, Ali Ekrem gibi
kimi ünlü kişilere özel çağrı
yapılmıştı. Sofya’dan Türk diline
ilişkin iki makalesini gönderen
Agop Martayan da (Dilâçar)
Atatürk’ün isteği üzerine
kurultaya davet edilmişti.
Hazırlıklar sürerken derneğe üye
olanların sayısı 718’i bulmuştu.
19 Eylülde Atatürk’ün başkanlık
ettiği toplantıda önce özel bir
kurulun hazırladığı tüzük taslağı
görüşülmüş, arkasından gönderilen
bildiriler ele alınıp
değerlendirilmişti.
İlk Türk Dili Kurultayı (26 Eylül
- 5 Ekim 1932)
Türk Dili Tetkik
Cemiyeti’nin
Türkçe Kurultay adı verilen
ilk genel kurulu öngörüldüğü gibi
26 Eylül 1932 Pazartesi günü saat
14.00’te Dolmabahçe Sarayında
açılmıştı. Sarayın muayede
(bayramlaşma) salonu denilen
girişteki büyük salonda gereken
düzenlemeler yapılmıştı. Atatürk 5
Ekime dek 10 gün süren çalışmaları
ve özellikle de tartışmaları
yakından izlemişti. Kurultaya
verdiği önem nedeniyle kendisini
görmeye gelen ABD Genelkurmay
Başkanı General Mac Arthur’u
Dolmabahçe Sarayında kabul etmiş
ve kurultayın ikinci gün
çalışmalarını bir süre onunla
birlikte izlemişti. Toplantıların
sonunda hemen her akşam dernek
yöneticileri ve delegelerden bir
kısmıyla bir araya gelerek günlük
değerlendirmelerde bulunmuştu.
Daha önce yapılan çağrının da
etkisiyle kurultaya 814 üye ile
birlikte katılanların sayısı
917’ye ulaşmıştı. Bunlar arasında
saz şairleri ile yeldirmeli köylü
kadınların sergiledikleri görüntü
toplantının ulusal niteliğinin
simgesi sayılabilir. Kurultay
İstanbul şehir bandosunun çaldığı
İstiklal Marşı ile açılmış,
arkasından gönderilen kutlama
iletileri okunmuştu. İsmet
İnönü’nün gönderdiği telgraf, onun
Dil Heyetinin 17 Şubat 1929 günkü
toplantısında yaptığı konuşmada
olduğu gibi öz Türkçe sözcüklerle
yazılmıştı.. Kurultayı ulusal
ekinimin (ekinin / kültürün)
dirilmesi olarak değerlendiren
İnönü, hükümetin alınacak
kararları destekleyeceğini de
belirtmişti:
“Türk Dili Kurultayının açılmasını
yüreğimizden sevinçler taşarak
kutlarız. Kurultay, son
yüzyıllarda durmadan karışıklığa
uğrayan ulusal ekinimin yeniden
dirilişinin ve ses verişinin
belgisidir. Kurultay ulusal
ekinime temel atarken onun
kucağında yer alan ülkücü üyelerin
duyduğu coşkuyu ve övüncü hepimiz
duyuyoruz. Kurultayda çalışanlara
ne mutlu!
Kurultayın dileklerini yerine
getirmek için elinden gelen her
hizmeti yapmak hükümet için ve her
yurttaş için bir borç, bir onur
olacaktır.”
Kurultayın açış konuşmasını yapan
Başkan Samih Rıfat, Türkçeyi
ulusal bir dil düzeyine çıkarmak,
yazı dili ile halk dili arasındaki
ayrılığı gidermek olduğunu
belirtmiş, bu amaca da ancak
halkın katkısıyla
ulaşılabileceğini ekleyerek
günümüz anlatımıyla şunları
söylemişti:
“Dilimizi ulusallaştırmak ve halka
yaklaştırmak için bizim
yararlanacağımız kaynaklar bütün
dünya dillerinden daha çoktur.
Elimizde kimbilir kaç yüzyıllık
bir anadil, her türlü yeteneği ve
birçok lehçeleriyle
girişimlerimize yardım edecektir.
Her şeyde olduğu gibi, sevgili
halkımızla dilde de birleşeceğiz.
Tutacağımız yol, bilim ve deneme
yoludur.”
Daha sonra kürsüye gelen yeni
Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit
Galip, Türkçenin ilgisizlik ve
umursamazlık yüzünden halkın
anlayamadığı bir dil haline
geldiğini vurgulamış, bundan böyle
izlenmesi gereken yol ve ön plana
alınacak çalışmalara değinen uzun
bir konuşma yapmıştı. Bakan,
Türkçenin o yıllardaki durumunu
şöyle özetlemişti:
“Bizlerin, yani
dünkü ve bugünkü şartlar içinde
okumuş ve yazmışların konuştuğumuz
ve hususiyle yazdığımız dile Türk
dili demekte gerçekte bir tereddüt
gösteriyorum. 17 milyon Anadolu
Türkü içinde ancak yüzde ona
varabilecek bir topluluğun
anlayabildiği dile Türkçe denemez.
Selçuklulardan beri sekiz asır
(yüzyıl) süren
şaşkın inat ile şuursuz ve
kozmopolit bir dalaletle
(aymazlıkla) Türkçe, bizzat
Türkler tarafından ölüm çukuruna
sürüklendi. Çok defa hiçbir
mecburiyet olmaksızın kapitülasyon
bağışlayan Osmanlı diplomatları
gibi, Osmanlı müellifleri (yazarları),
edipleri, âlimleri de yabancı
istilasına karşı Türk dilinin
kapısını ardına kadar açtılar.
Böylece dilimiz Türkçe olmaktan
çıktı, içinde pek az Türkçe sözle,
bazı Türkçe kaideler (kurallar)
bulunan bir Osmanlıca, yeni bir
dil oldu. (…) Son 22 yıllık
Türkçülük cereyanının gittikçe
artan ve genişleyen saflaştırma
(arılaştırma)
gayretlerine rağmen
bu dil hâlâ Türkleşmedi.”
Arkasından Türk ulusuna bilimi ve
kültürü halkın da anlayabileceği
bir dille sunmak gerektiğini
belirten Bakan R. Galip, dili
arılaştırmaya ve zenginleştirmeye
hız verirken Anadolu halk dilinde
yaşayan ve sayıları 80.000 kadar
olduğu sanılan sözcüklerin temel
alınabileceğine, eksikliklerin
eski yazma yapıtlardan ya da öteki
Türk lehçelerinden taranacak
sözcüklerle giderileceğine işaret
etmişti. Ancak bu yollar
denendikten sonra karşılığı
bulunamayan kavramlar için yabancı
dillere başvurulabilir demişti.
Yine de bu konuda sonsözün
uzmanlara ve izlenecek yöntemi
belirleyecek kurultaya düştüğünü
eklemişti.
Reşit Galip, kurultay devam
ederken kuşkusuz Atatürk’ten
aldığı destekle basına yaptığı
açıklamada, halk dilinde yaşayan
sözcüklerin 6 ay gibi kısa bir
sürede derlenmesine
çalışılacağını, başta Milli Eğitim
topluluğu olmak üzere tüm devlet
kuruluşlarının buna yardımcı
olacaklarını belirtmişti. Nitekim
Milli Eğitim Bakanı, Türk Dili
Söz Derleyicilerine başlığıyla
yayımladığı genelgede, Türkçenin
aslında varolan zenginliğini
ortaya çıkarmanın zorunlu olduğunu
vurgulamış ve derleyicileri
Atatürk’ün maarif ordusu
dediği kurtarıcı orduda görev
almaya çağırmıştı.
KURUCU VE KORUYUCU BAŞKAN:
ATATÜRK
Kurultayda bildirilerin sunulması
dışında çalışmalarda izlenecek
yöntem ve dernek tüzüğüne son
biçiminin verilmesi gibi iki
önemli konu üzerinde de
durulmuştu. 19 madde olarak
düzenlenen tüzük taslağı
kurultayın son günü ele alınmıştı.
Tüzüğün birinci maddesinde şu
yargıya yer verilmişti:
“Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal
Hazretlerinin yüksek koruyucu
başkanlığı altında 12 Temmuz
1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti
adlı bir cemiyet kurulmuştur.”
Derneğin amacı da şöyle
belirlenmişti:
“Türk Dili Tetkik Cemiyetinin
maksadı, Türk dilinin öz
zenginliğini meydana çıkarmak, onu
dünya dilleri arasında değerine
yaraşır yüksekliğe eriştirmektir.”
Dilde Devrimin Kısa Sürede
Yaygınlaşması
Genel Merkez Kurulunun kurultayca
seçilen bir başkan, bir genel
yazman ve bir sayman dışında altı
üyeden oluşması öngörülmüştü.
Dernek çatısı altında özgürce
yapılacak tartışmalarla varılacak
sonuçların uygulama alanına
konabilmesi, dilde devrimin kısa
sürede yaygınlaşması, topluma mal
edilmesi için devlet örgütünün bu
çalışmalara destek olması da
gerekliydi. Kurultayda Başbakan
ile Milli Eğitim Bakanının söz
verdikleri bu desteğin kolayca
yürütülmesi amacıyla dernek ile
söz konusu bakanlık arasında bir
ilişki kurma yoluna gidilmişti. Bu
nedenle Milli Eğitim Bakanının
derneğin fahri reisi
(onursal başkanı) olması kabul
edilmişti (mad.4). Üyeliklere
gelince, yurttaş olma
dışında hiçbir sınırlama
getirilmemişti. Bununla ilgili
madde, “Kendisinde kanuni
şartlar (yasal nitelikler)
bulunan her Türk cemiyete üye
olabilir” diye çok geniş
biçimde düzenlenmişti. Ancak
Dernekler Yasası uyarınca üye
olabilmek için başvuruda
bulunulması ve yönetim kurulunca
karar verilmesi gerektiği de
belirtilmişti. Etkinliklerin yurt
düzeyine yayılmasını sağlayabilmek
için iller ve ilçeler düzeyinde
örgütlenmeler de öngörülmüştü.
Buna göre illerdeki Halkevlerinin
dil, edebiyat ve tarih kolları
derneğin oradaki birimi olarak
yerini tutacaklardı.
Dilde Evrim Değil, Devrim
Kurultayda asıl tartışmalar
Türkçenin geliştirilmesinde
izlenecek ilke üzerinde
yoğunlaşmıştı. Denebilir ki
kurultaya devrimci ve
evrimci görüşlerin çarpışması
damgasını vurmuştu. XIX. yüzyıl
sonlarında Osmanlıca-Türkçe
üzerinde başlayan tartışmalar
giderek dilin düzenlenmesi,
düzeltilmesi gerektiği noktasında
yoğunlaşırken izlenmesi gereken
yöntem ve onun boyutları konusunda
iki ayrı görüş ortaya çıkmıştı.
Böylece dilin düzeltilmesini
isteyen reformcular,
zamanla evrimciler ve
devrimciler denebilecek iki
kesime ayrılmışlardı.
Evrimciler, Türkçenin yapısına
uymayan Arapça ve Farsça
dilbilgisi kuralları ile
sözdizimlerinden vazgeçilmesini,
halkın kullanmadığı yaygınlaşmamış
yabancı kökenli sözcüklerin
atılmasını yeterli buluyor; ayrıca
dilin özleşmesi için eski
Türkçeden, Türk lehçelerinden
yararlanmayı doğru bulmuyorlardı.
Kısacası dilin fazla zorlanmadan
doğal akışı içerisine bırakılması
gerektiğini, böylece yavaş da olsa
belli bir süreçte özleşebileceği
görüşünü savunuyorlardı. Dilde
reform tartışmalarının başladığı
dönemde reformu ve Türkçenin
Arapça Farsça kurallardan
kurtarılmasını savunan Necip Asım
Yazıksız, bu konuda hızlı hareket
edilmesine karşı çıkmıştı.
Lisan Bahsi başlıklı
makalesinde, hangi dilden gelirse
gelmiş olsun yabancı kökenli
sözcüklerin Türkçeden çıkartılıp
yerlerine öteki Türk lehçelerinden
sözcükler alınmasını istemediğini
vurgulayarak düşüncesini şöyle
açıklamıştı:
“Yalnız istediğim, özlediğim şey,
Türkçemizin medeni bir millet dili
olduğunu ve ilerlemesine gayret
edilirse bugünkü Avrupa
dillerinden aşağı kalmayacağını
ispat idi. Hatta saf Türkçe ile
birkaç makale yazışım da buna
dayanıyordu. Bunu görenler
dilimizden bütün Arapça, Farsça ve
Avrupa dillerinden aldığımız
kelimeleri çıkartıp yerine
Çağataycadan, Kıpçakçadan,
Özbekçeden, Azericeden vesaireden
kelime koymak istiyorum sandılar.
Hatta o fikri de münasip görenler,
mektup yerine betik
yazanlar da bulundu. Yine tekrar
ederim, fikir ve görüşüm hiç de
öyle değildir. Özendiğim şey,
bugün Osmanlıların terbiye
(eğitim) ve kültür bakımından
orta halli olanlarının hepsine
yazdığımızı anlatacak bir dil
kullanmaktır.”
İkinci Meşrutiyet döneminde
Genç Kalemler topluluğunun
Türkçenin özleştirilmesi
girişimini aşırılık sayanlar, yeni
terimlere Arapça ve Farsçaya
dayanarak karşılık bulmaya
çalışanlar ve “Türkçeleşmiş
Türkçedir” diyerek dildeki
yabancı kökenli sözcüklerin dili
zenginleştirdiğini savunanlar
oldukça güçlü bir evrimci
cephe kurmuştu. 1928’de
oluşturulan Dil Kurulu da
devrimci ve evrimci
görüşlerin çarpışmalarına sahne
olduğu için, umulan sonuç
alınamamıştı.
Kurultayda evrimcilerin
görüşlerini açıklamayı İttihatçı
olarak ünlenen Gazeteci Hüseyin
Cahit Yalçın üstlenmişti. Dilin
doğal akışına bırakılması
gerektiğini savunan Yalçın, yalın
bir anlatımla şunları söylemişti:
“Yazı dilinden yabancı sözcükleri
atarak yerlerine öz Türkçe
sözcükler koymak görevini hiçbir
kurul üzerine alamaz. Çünkü sözünü
dinletmek olanağı yoktur. Bu iş
tümüyle kişiseldir, daha doğrusu
kişiye bağlı değildir. Dilin doğal
gidişinin sonucu olarak
oluşacaktır. Bu akademi, yazı ve
konuşma dilinin her zaman
arkasından yürür; yeniliklere
akademi önayak olamaz. O, dilde
ancak düzenleyici ve koruyucu bir
kuvvettir.”
Adı akademi ya da dernek olsun,
hiçbir örgütün dile karışmaması
gerektiğini ısrarla vurgulayan
Yalçın, bu anlayışla Türkçeye
girmiş ve tutunmuş olan yabancı
kökenli sözcüklerin korunmasını da
zorunlu gördüğünü açıklamıştı.
Buna örnek olarak tayyare
sözcüğünü ele alarak şöyle devam
etmişti:
“Tayyare
icat edildiği zaman buna dilimizde
isim bulmak için Arapçadaki
tayr kökünden çıkmış bir
sözcük arayacağımıza, bunu öz
dilimizden çıkararak uçku,
uçkaç, uçuşkan diye saptamış
olsaydık, kuşkusuz ki daha iyi
olurdu. Fakat bugün en sıradan
köylüler bile tayyareyi
belledikten sonra kaldırıp da
yerine bu türlü öz Türkçe sözcük
koymakta boşuna yorgunluktan öte
bir yarar düşünemem. Çünkü tayr
Arapça da olsa tayyare
muhakkak ki Türkçedir. Çünkü
bizim buluşumuzdur, Türk
çocuğudur.”
Görüşmeler sürerken söz
alanlardan, Yalçın’ın evrimci
görüşünden yana çıkanlar da
olmuştu. Ama büyük çoğunluk dilde
de devrimci bir atılımın artık
kaçınılmaz olduğunu belirtmişti.
Bunlar arasında Sadri Ethem Erdem,
Halit Ziya Uşaklıgil, Fuat
Köprülü, Ali Canip Yöntem ve Hasan
Âli Yücel’in konuşmaları anılmaya
değer.
Sözlerine, “Kişiliklerine saygı
duyduğum üstatlar evrimden söz
ettiler. Bir toplumun yaşamında ne
zaman evrim olur ve ne zaman
atlamalar olur? Acaba üstatların
sözünü etmek istedikleri evrim
nasıl bir evrimdir?” diye
başlayan Erdem, 1918’den 1932’ye
değin geçen dönemin göz önüne
alınması gerektiğini belirterek
şunları söylemişti:
“Nasıl ki ulusla ümmet arasında
büyük bir ayrım varsa, dünkü dil
anlayışıyla bugünkü dil anlayışı
arasında da öyle bir ayrım vardır.
Biz bu ayrımı evrim yoluyla
geçemeyiz. Bu ayrımı Türk
topluluğunun şimdi yaşamakta
olduğu devrim atılımıyla
geçebiliriz... Çünkü yeni ve
yepyeni bir toplumla karşı
karşıyayız. Bu yeni toplum Tük
ulusudur...
Üstatlar bu
toplanmaların biraz da gereksiz
olduğunu dile getirmek istediler
sanırım. Eğer böyle bir şey söz
konusuysa, bunu hiç akıllarından
geçirmemeleri gerekir. Ancak halk
dilini ve halk egemenliğini temsil
eden sözcüklerin var olabilmesi
için halkın kendi egemenliğini
eline almış olduğu bir dönemde, bu
halk egemenliğini böyle yüze
gülücü evrim siyasasıyla yapmak
istersek, bu dil, Türk dili hiçbir
zaman istediğimiz aşamaya varmaz.
Varmak için çok
kökten
devrimci olmak gerekir.”
Türkçenin, Arapçanın baskısı
altında uğradığı başkalaşımı
anımsatan Halit Ziya Uşaklıgil,
abece değişikliğiyle hiçbir yerde
görülmeyen ve hayale sığmayan
olağanüstü bir dönüşüm yapıldığını
vurgulamıştı. Dilde devrime olan
inancını da şöyle belirtmişti:
“Bu ne ile yapıldı?
Büyük bir gücün işe el koymasıyla
yapıldı. Bugün Dil Kurultayı ve
bundan doğacak devrim de yine o
güç sayesinde
olacaktır.”
Ama evrimci görüşe en geniş
ve çarpıcı yanıtlar Fuat
Köprülü’den gelmişti:
“Büyük Gazi, o zaferi tamamlayan
ve sağlamlayan bir dizi devrimden
sonra bizi yeni bir zafere, yeni
bir devrime, daha açık bir deyimle
manevi bağımsızlığa kavuşturuyor.
Burada söz söyleyen bir konuşmacı,
evrim kuramına ve belirlenimcilik
ilkelerine dayandığını ileri
sürerek, toplumsal bir kurum olan
dilin, doğal bir gelişme
izlediğini ve onu değiştirmenin
insanların gücü içinde olmadığını,
akademilerin ve bilim kurullarının
bu gelişmeyi saptamaktan öte bir
şey yapamayacağını söyledi ve
tutucu güçlerin ve kanıların
aşırılıkları değiştirerekten bu
işte yararlı bir görev
gördüklerini de açıkladı.
Görünüşte bir bilim cilasına
bürünen bu sav, bütün devrim
hareketlerine karşı her zaman
kullanılan eski bir silahtır. (…)
Devrim ruhuyla dolu olan bugünkü
Türk kuşağı pekiyi bilir ki Türk
ruhunu ve büyük Türk tarihinin
doğal akışını herkesten daha önce
ve daha derinden sezen ve bu
ulusal eğilimlere her zaman açık
ve doğru biçimini veren Gazi,
ulusal bilincin ve ulusal kültürün
bu eşsiz odağı, ulusuna armağan
ettiği büyük devrimler zincirinin
yeni bir halkası olan büyük Dil
Devrimini de bilimin sağlam
temelleri üzerine kuruyor. Diğer
devrimlerimizde olduğu gibi bunda
da başarılı olacağımızdan bir an
bile şüphe edemeyiz.”
Kurultayla birlikte girişilen dil
çalışmalarını geçmişteki Türkî-i
basit ya da Türkçeyi yabancı
kurallardan arındırıp
yalınlaştırma girişimleri ile
karşılaştırma olanağını
bulunmadığını belirten Köprülü,
bunun Türk Devriminin bir
halkası olduğunu da vurgulamış ve
26 Eylülü de Türk rönesansının
başlangıcı olarak nitelemişti:
“Kurultayımızın toplandığı 26
Eylül tarihini, ulusal
rönesansımızın bu başlangıcını o
eski, küçük, güçsüz girişimlerin
daha büyük ölçüde bir devamı
saymak çok yanlış bir anlayıştır.
26 Eylül o güçsüz akımların bir
devamı değil, birbiriyle uyumlu ve
büyük bir bütün oluşturan Türk
Devriminin en doğal ve belki en
ulu sonucudur.”
Çalışma Raporu ve Merkez Yönetim
Kurulu Seçimi
Kurultayda kabul edilen çalışma
raporunda şunlara yer verilmişti:
1
- Türkçenin gerek Sümer, Eti gibi
en eski Türk dilleriyle, gerek
Hint-Avrupa, Sâmi denilen dillerle
mukayesesi
(karşılaştırılması)
yapılmalıdır.
2
- Türkçenin tarihi inkişafları
aranmalı, mukayeseli grameri
yazılmalıdır.
3
- Türk lehçelerindeki kelimeler
derlenerek lehçeler lügati, sonra
esas Türk lügati, Türk sarfı nahvi
(dilbilgisi, sözdizimi) tez
elden yapılmalıdır. Sarf, nahiv,
lügat yapılırken, ıstılah konurken
Türkçenin bütün lahikalarının
(eklerinin) araştırılmasına, bu
lahikaların ve edatların dilimizin
bütün ihtiyaçlarına yetecek
surette işlenilmesine ehemmiyet
verilmelidir.
4
-Türkçenin tarihi grameri
yazılmalıdır.
5
- Şark ve garp memleketlerinde
çıkan Türk dili hakkındaki eserler
toplanmalı, bu eserlerden lazım
olanları dilimize çevrilmelidir.
6
- Cemiyetin gerek kendisinin gerek
dışarıda Türk dil işleriyle
uğraşanların tetkiklerini bir
mecmua ile neşretmelidir.
7-
Memleket gazetelerinde dilişlerine
hususi
yer verilmelidir.
Kurultayda düzenlenen tüzük
uyarınca dokuz kişilik Merkez
Kurulu seçimleri de
yapılmıştı. Atatürk Türk Dili
Tetkik Cemiyeti’nin
kurucu ve koruyucu başkanı,
dönemin Milli Eğitim Bakanı da
başkan kabul edildiği için
yürütme kurulu demek olan Merkez
Kurulu, görev dağılımlarına göre
şöyle oluşmuştu;
Başkan: Samih Rıfat,
Genel Yazman: Ruşen Eşref Ünaydın,
(Onun Tiran elçiliğine
atanmasından sonra İbrahim Necmi
Dilmen)
Sayman: Besim Atalay,
Üyeler: Celal Sahir Erozan, Ahmet
Cevat Emre, Ragıp Hulusi Özden,
Hamit Zübeyr Koşay, Hasan Âli
Yücel, İbrahim Necmi Dilmen.
26 Eylül Dil Bayramı
Kurultayın son gününde Halit Fahri
Ozansoy, her yıl 26 Eylülün
derneğin Dil Bayramı olarak
kutlanmasını önermiş ve önerisi
oybirliği ile kabul edilmişti.
Çalışmalar sona erdiğinde söz alan
R.E. Ünaydın, Türk Devriminin
dile de yansımasını öngören
programın uygulanmasında
Mustafa Kemalce
düşünmek gerektiğini
vurgulayarak çok coşkulu bir
konuşma yapmıştı:
“Bu program Mustafa Kemal’in bu
sorunu nasıl düşündüğünün
grafiğinden başka nedir? Bir
davayı bütün gerçekliği ile göz
önüne koymak, onu zaman ve mekân
içinde yerine ve sırasına koymak,
beynin laboratuvarında inceden
inceye elenip dokunmuş olan bu
işin nasıl bir iş olduğunu görmek,
göstermek, düşünceleri o iş
etrafında bir araya toplamak, o
işten çıkan sonuçları ilerisi için
hedef edinmek; İşte Mustafa
Kemalce düşünüş bu demektir.
Bu kurultayın programı da bu
derneğin kurulması gibi o
düşünüşün bir örneğidir.
Mustafa Kemalce düşünmek demek,
incelemek, bütünleştirmek,
bilinçlendirmek, düzene sokmak,
sistemleştirmek demektir. Bu
yöntem, Çanakkale’den dil
kurultayına kadar aynı hızı ve
sırayı gösterir.”
Kurultayda alınan karar uyarınca
1933’ten başlayarak Dil
Bayramının bir dizi
etkinliklerle kutlanmasına
başlanmıştı. Derneğin Kurucu ve
Koruyucu Başkanı Atatürk de her 26
Eylülde verdiği demeç ya da
yayımladığı iletilerle dil
çalışmalarına katkıda bulunanları
kutlayarak onları yüreklendirmeyi
sürdürmüştü.
ATATÜRK’ÜN DİL ÇALIŞMALARINA
İLGİSİ VE KATKILARI
İlk Öneriler ve İlkelerin
Saptanması
Atatürk kurultaydan sonra
Ankara’ya döndüğünde bir akşam
Ruşen Eşref Ünaydın’ı Çankaya
Köşküne çağırmıştı. Ona çalışma
programına göre öncelikle ele
alınması gereken işler konusunda
şunları yazdırtmış ve altını
imzalamıştı:
“Madde 1 - Derleme Defterleri ve
kılavuzlar derhal ve nefis surette
bastırılacak.
Madde 2 - Bültenin nefis ve cazip
şekilde derhal bastırılması.
Hatıra; Maarif
Vekili Beyefendi
(Dr. R. Galip)
bunlar
için lazım gelen parayı temin de
buyururlar. Ben de kendisi ile
görüşürüm.
*
3
- Şimdiki Anadolu Kulübü binası
ayın 2’inci gününe kadar Türk Dili
Tetkik Cemiyeti Merkez Heyetine
devir ve teslim edilecektir.
Bu hususta kulüp
komite heyeti ile temasa
gelinecektir. Bu hususta komitenin
haberi vardır. Keyfiyet
tarafınızdan Maarif Vekili
Beyefendiye bildirilecek ve bundan
başka Başbakan Paşaya da
(İ. İnönü)
malumat verilecektir.
*
Diğer İstanbul ve
vilayat
(iller)
gazeteleri de Hâkimiyeti
Milliye’in açtığı sütuna benzer
daimi sütun açacaklar. Bu hususta
gazete başmuharrirleri
(başyazarları) ile konferans
yapılacak.
Samih Rıfat Beyi
ziyaret edeceğim.
*
1
- Müşkillerinizin hallinde daima
Başvekil İsmet Paşaya müracaat
edeceksiniz, başka kimseye değil.
2 - Üzerinize
aldığınız mühim dil işinde
muvaffak olmak için temasında
bulunacağınız her resmi dairenin
faydalı noktai nazarlarını (görüşlerini)
dinleyeceksiniz. Güzel
neticeler vaat eden sözleri
memnuniyetle dinleyeceksiniz,
fakat bunları fiile kalbetmek
(gerçekleştirmek)
için ne yapmak lazım geldiğinde
karşılaşacağınız müşkillerin halli
için gene Başvekil İsmet Paşaya
müracaat edeceksiniz.
3
- Benim size bu tavsiyelerimi
yapmak için tabii tereddüt caiz
değildir. Siz bu hususlarda
tereddüde düşürüldükçe müracaat
edeceğiniz zat Başvekil İsmet
Paşadır.
4 – Çünkü her büyük işin ehli ve
faili olduğu gibi bu işin de
yüksek âmili İsmet Paşadır. Gazi
M. Kemal”
Salt bu satırlar bile Atatürk’ün
dil konusuna eğilirken sorunu
bütün yönleriyle ele aldığını ve
kısa sürede bir atılım yapabilmek
için önceliklerin nelere
verilmesini saptadığını
göstermektedir. Daha Dil Heyeti
zamanında başlanan derleme
işlerinin hızlandırılması için
gerekli olan defterler ve
derleyicilere verilecek kılavuzlar
bir an önce bastırılmalıydı.
Yurtiçi ve yurtdışında yapılan
çalışmaları duyurmak, katılımları
artırabilmek için kurultayda
öngörülen derginin (Bülten)
yayınına başlanmalıydı.
Hâkimiyeti Milliye gazetesinde
dil çalışmalarına ilişkin özel bir
sütun açılmıştı. Öteki gazetelerde
de benzer sütunlar açılması
yolunda gereken girişimlerde
bulunulmalıydı.
Cumhurbaşkanı, dernek özel bir
çalışma yerine sahip oluncaya dek,
çalışmaların Anadolu Kulübünde
yapılmasını uygun görmüş, bu
olanağı sağlamıştı. Asıl önemlisi
dil çalışmalarında hükümet ve tüm
kamu kuruluşlarıyla işbirliği
yapmanın göz ardı edilmemesi
yolundaki uyarılardı. Tüzük gereği
dernek başkanı sayılan Milli
Eğitim Bakanı R. Galip ile
Başbakan İnönü sorunların
çözümünde yardımcı olacaklardı.
Atatürk dil konusunda kendisinden
sonra başvurulacak yetkili kişinin
İnönü olduğunu vurgularken
kuşkusuz ona olan güvenini de
belirtmişti.
Bu
önemli buyruklardan sonra, dernek
yönetim kurulunun ilk toplantısına
Atatürk başkanlık etmişti.
Kurultayda saptanan ilkeler
dikkate alınarak dil çalışmaları
Türk Devriminin bir ana
öğesi olarak ele alınırken bu
devrimci atılımla amaç edinilen
sonuçların bir bildiri ile de
açıklanması uygun görülmüştü. 17
Ekim 1932’de yayımlanan bildiride
amacın Türkçeyi ulusal dil
durumuna getirmek olduğu
vurgulanarak günümüz anlatımıyla
şöyle denilmişti:
1 - Türk dilini ulusal
kültürümüzün eksiksiz bir anlatım
aracı durumuna getirmek,
2-
Türkçeyi çağdaş uygarlığımızın
önümüze koyduğu bütün
gereksinmeleri karşılayacak bir
yetkinliğe erdirmek,
3 - Bunun için, bugün
yazı dilinden Türkçeye yabancı
kalmış öğeleri atmak.
Halkçı bir yönetimin istediği
biçimde halk ile aydınlar arasında
nitelikçe ayrı iki dil varlığını
ortadan kaldırmak. Ana öğeleri öz
Türkçe olan ulusal bir dil
yaratmak.”
Bu amaçlar doğrultusunda
çalışmalara hız verebilmek için
gereken kadrolar
oluşturulur ve düzenlemeler
yapılırken Atatürk de gelişmeleri
çok yakından izlemişti.Tarih
Kurumu çalışmalarında olduğu gibi
dil çalışmalarında da etkin olmak,
katkıda bulunmak istemişti. Diller
hakkında genel bilgi edinmek,
başka ülkelerde ulusal dillerin
nasıl oluştuğunu saptayabilmek
için konuyla ilgili kitapları
incelemeye koyulmuştu.
Agop Dilâçar’ın tanıklığına göre,
kuruma gerekli kitapların
alınabilmesi için kendi maaşından
40.000 lira bağışlamıştı. Dile
ilişkin birçok konuda olduğu gibi
Orhun Yazıtları hakkında da
ondan bilgiler almış ve en çok şu
tümceyi sevmişti: “Bengü il
tuta olurçatı sen Türk udun.”
(Ey Türk halkı! Sen sonsuza dek
egemen olacaksın!) Çoğu zaman
Çankaya Köşkünde kurum
yöneticileri ve dil uzmanları ile
sorunları tartışmış, kimi kez
yönetim kurulu toplantılarına
başkanlık etmiş ve iki yılda bir
düzenlenen kurultaylara katılıp
dillere ilişkin farklı görüşlerin,
tezlerin tartışılmasını
önemsemişti. Sonunda yabancı
kökenli terim ve sözcüklere Türkçe
karşılıklar olarak birçok sözcük
türetmiş, bu bağlamda
hendese adıyla bilinen bilim
dalı terimlerini geometri
olarak Türkçeleştirmişti. Ayrıca
dillerin kökenlerine ilişkin
olarak da Güneş - Dil Kuramı
adını verdiği kuramı (tezi) öne
sürmüştü. Bütün bunları yaparken
de her fırsatta Türk Dil
Kurumu’nun çalışmalarını övmüş,
Dil Bayramlarını kutlamıştı.
Düzenlediği vasiyetnamesinde,
ölümünden sonra İş Bankasındaki
payının yıllık gelirlerinin Türk
Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu
arasında paylaşılmasını istemesi,
Türkçenin siyasal ve ekonomik
hiçbir baskı olmadan gelişmesine
ve zenginleşmesine verdiği önemin
somut kanıtı olmuştu.
İlk Türk Dili Kurultayını izleyen
1 Kasım 1932’deki TBMM’nin yeni
çalışma yılını açış konuşmasında,
“Türk dilinin kendi benliğine,
aslındaki güzellik ve
zenginliğine kavuşması için bütün
devlet örgütümüzün dikkatli,
ilgili olmasını isteriz” diye
seslenerek, ulusal amaca ancak
böyle bir işbirliği ile
ulaşılabileceğini vurgulamıştı.
İkinci Türk Dili Kurultayı da
Dolmabahçe Sarayında toplanmıştı.
Atatürk 18 Ağustos 1934 Cumartesi
saat 14.00’te başlayıp 23 Ağustosa
dek süren kurultayın öğleden
sonraki tüm oturumlarını
dinlemişti. Öyle ki 21 Ağustos
akşamı Yalova’ya gitmiş, ertesi
gün geri gelmiş ve toplantıyı
dikkatle izlemişti. Daha çok
dillerin gelişim süreci üzerinde
durulduğu bu kurultayda bazı
yabancı dil bilginleri de bildiri
sunmuşlardı. Çalışmalarda çok
büyük zorunluluk olmadıkça bütün
terimlerin öz Türkçe kök ve
eklerle yapılması
kararlaştırılmıştı. Osmanlıca
sözcüklere karşılık bulmak için de
iki yol önerilmişti:
a)
TDK’nin kuruluşundan, 1932’den
sonra yayımlanan Osmanlıcadan
Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama
Dergisinde yer alan
sözcüklerin incelenerek olduğu
gibi ya da düzeltilerek
alınmaları,
b)
Karşılığı bulunmamış kavramlar
için söz yaratma yolu ile
Türkçe sözcükler saptanması.
Çalışmaların yaygınlık
kazanabilmesi için türetilen
terimlerin geciktirilmeden ders
kitaplarında kullanılmasının
gerektiği vurgulanmıştı. Devlet
yayınlarının ve resmi duyuruların
Türkçeleşmesine yardım etmek
amacıyla kurum içinde özel bir
birim oluşturulması da yararlı
görülmüştü.
Kurultaydan sonra Türkçenin
özleştirilmesi çalışmalarına hız
verilirken Atatürk bu konuda da
öncülük görevini üstlenmişti.
Türkiye’yi ziyaret eden İsveç
Veliahtı Prens Güstav onuruna
Çankaya Köşkünde düzenlediği
yemekte kendi çabasıyla bulduğu öz
Türkçe sözcüklerle örülü bir
konuşma hazırlamıştı. 1929
Şubatında İsmet İnönü’nün Dil
Kurulunda yaptığı konuşmayı
andıran bu konuşma, Atatürk’ün
dilin özleşmesine verdiği önemin
açık kanıtı idi.
“Bu
gece ulu konuklarımıza, Türkiye’ye
uğur getirdiklerini söylerken
duyduğum tükel özgü bir kıvançtır”
diye başlayan konuşmasında şu
görüşlere yer vermişti:
“İsveç - Türk uluslarının kazanmış
oldukları utkuların silinmez
damgalarını tarih taşımaktadır.
Süerdemliği, önü, bu iki ulus,
ünlü sanlı sözlerinin derinliğinde
sonsuz tutmaktadır...
Avrupa’nın iki bitim ucunda
yerlerini berkiten uluslarımız,
ataç özlüklerinin tüm ıssıları
olarak baysak, önürme, uygunluk
kıldacıları olmuş
bulunuyorlar. Onlar bugün en güzel
utkuyu anıksıyorlar; baysal
utkusu.”
Kasım başında TBMM’deki açış
konuşmasında da Türkçenin
özleşmesi yolunda elde edilen
olumlu verilerden ötürü duyduğu
sevinci, geleceğe güvenini dile
getiren Atatürk şunları
söylemişti:
“Kültür işlerimiz üzerine ulusça
gönüllerimizin titrediğini
bilirsiniz. Bu işlerin başında da
Türk tarihini doğru temelleri
üstüne kurmak, öz Türk diline
değeri olan genişliği vermek için
candan çalışılmakta olduğunu
söylemeliyim. Bu çalışmaların göz
kamaştırıcı verimlere ereceğine
şimdiden inanabilirsiniz.”
Kurultaydan sonra Türkçenin
özleştirilmesi yolunda yeni
atılımlara girişilmişti. Denebilir
ki ikinci kurultayı izleyen yıllar
dilde devrimin en yoğun yaşandığı
dönem olmuştur. Öncelikle kurumda
bir Kılavuz Çalışma Kolu
oluşturulmuştu. Halkın katkısını
sağlamak için de gazeteler yoluyla
geniş çapta bir sormaca açılarak
Osmanlıca sözcüklere Türkçe
karşılıklar bulunması istenmişti.
Gelen yanıtlar değerlendirilmiş,
1935 baharında Osmanlıcadan
Türkçeye Cep Kılavuzu
yayımlanmıştı. Genel Merkez adına
kılavuza yazılan önsözde
Atatürk’ün bu özleştirme
çalışmalarına katkısı şöyle
belirtilmişti:
“Yirminci asrın bu en büyük
yaratıcısı, kılavuz çalışmalarını
yalnız kolaylaştırmakla kalmamış,
kendisi de sözlerin köklerini
aramak ve karşılık bulmak
işlerinde değer biçilmez bir
özveri ile çalışmıştır.”
Söz konusu kılavuzun bir
endeksi olarak düzenlenen
Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu
ise birkaç ay sonra, 3.
Dil Bayramının kutlandığı 26
Eylül 1935’te satışa çıkarılmıştı.
CHP Programının Türkçeleştirilmesi
Bu
arada toplanan Cumhuriyet Halk
Partisi 4. Büyük Kurultayında da
parti tüzüğü ve programının
Türkçeleştirilmesi için önemli bir
girişimde bulunulmuştu. Bu
girişim, yeni bulunan ya da
türetilen Türkçe sözcüklerin yazı
diline ve güncel yaşama
geçirilmesi, hukuk dilinin
Türkçeleştirilmesi yolunda atılmış
bir adım demekti.
9
Mayıs 1935’te kurultayı CHP Genel
Başkanı olarak açan Atatürk, yeni
sözcükleri kullanmaya özen
gösterdiği konuşmasında, çağdaş
Türk toplumunun oluşmasında
Türkçenin özleşmesinin önemini şu
sözlerle belirtmişti:
“Yeni harfleri, ulusal tarihi, öz
dili, ar, bilimsel müzik ve teknik
kurumları ile kadını erkeği her
hakta eşit, modern Türk sosyetesi
bu son yılların eseridir.”
Parti kurultayında tüzükte ve
programda yapılması öngörülen
değişiklikleri incelemek amacıyla
15 kişilik bir yarkurul
oluşturulmuştu. Şemsettin
Günaltay’ın başkan, Ferit Celal
Güven’in raportör olduğu yarkurul,
Türk Dil Kurumu uzmanlarıyla bir
araya gelerek verilen görevi kısa
sürede tamamlamıştı. Kurultayın 12
Mayıs günkü ikinci oturumunda
kürsüye gelen F. C. Güven,
programın öz dilimizle yazılmış
örneğinin hazırlandığını
bildirmişti.
Gerçekte parti tüzük ve
programının Türkçeleştirilmesi
çalışmalarına Atatürk‘ün isteği
ile kurultaydan önce başlanmıştı.
Atatürk’ün özel arşivinde bulunan
yeni program taslağı ile ona ekli
Türkçe - Osmanlıca dizin bunu
kanıtlamaktadır. Dizinde,
programda kullanılan 167 yeni
sözcük ile bunların Osmanlıca
karşılıkları gösterilmiştir.
Kurultayda bu taslak ele alınmış,
yine Atatürk’ün isteği ve onayı
ile gereken düzeltiler,
düzenlemeler yapılmıştı. 13 Mayıs
1935 günkü toplantıda maddeler
üzerindeki görüşmeler bittikten
sonra Başkan Saffet Arıkan,
“Atatürk’ün yüksek
alakasıyla program öz Türkçeye
çevrilmiştir” diyerek bunun
tümünün oya konulabilmesi için
Türkçe metni okutacağını
açıklamış, yeni düzenlenen metin
oybirliği ile kabul edilmişti.
Bu, ağdalı Osmanlıca ile yazılmış
olan yasa dilinin
Türkçeleştirilmesi yolunda büyük
bir atılım demekti. Parti
programının Türkçeleştirilmesinde
türevleriyle birlikte toplam 245
sözcük kullanılmıştı. Arapça
kökenli hars yerine batı
kökenli kültür yeğlenmiş, şu yeni
sözcüklere yer verilmişti; ar
(sanat), arsıulusal
(beynelmilel), asığ
(menfaat), ayral
(müstesna), bakı kadını
(hemşire), baysallık
(huzur, sükûn), dışdinsel
(laik), ıra (seciye),
işyar (memur), inanca
(teminat), saylav
(mebus), şarlık
(belediye)…
1983’te yapılan bir saptamaya
göre söz konusu 245 sözcükten
146’sı (yüzde 59, 60), günümüzde
de kullanılmakta olup 39’u biraz
değişiklikle varlıklarını
korumaktadır. Tutunamayıp
unutulanların sayısı ise 60 (yüzde
24, 50) düzeyindedir.
CHP programı tüze dilinin
özleşmesi yolunda ilk büyük atılım
olmuştu. 1924 tarihli Teşkilatı
Esasiye dili ise ondan 10 yıl
sonra 1945’te Anayasa
olarak Türkçeleştirilecekti. Ne ki
Atatürk’ün önderliğinde
gerçekleştirilen devrim
halkalarını “millete mal olan /
olmayan” diye ikiye ayıran
Demokrat Parti iktidarı, 1952’de
yeniden Anayasanın, Osmanlıcasına
dönmüş, Teşkilatı Esasiye
tamlamasını yeğlemişti. Bu geriye
dönüş için verilen önergedeki ilk
imzanın 26 Eylül 1932’yi Türk
rönesansının başlangıcı olarak
niteleyen Fuat Köprülü’ye ait
olması, Ali Canip Yöntem gibi
Türkçenin özleştirilmesine öncülük
edenlerden biri ile Halide Edip
Adıvar, Hamdullah Suphi Tanrıöver,
Faruk Nafiz Çamlıbel gibi
aydınların da o önergeye
katılmaları kuşkusuz, yalnız
Türkçe için değil, Türk Devrimi
için büyük bir talihsizlik
sayılmıştı.
Atatürk, TDK’nin üçüncü kuruluş
yıldönümü olan 12 Temmuz 1935’te
yönetim kurulunca kendisine
gönderilen saygı ve teşekkür
telgrafına şu yanıtı vermişti:
“Türk Dili Araştırma Kurumu’nun üç
sene içinde yaptığı işler çok
büyüktür. Kurum içinde çalışan
arkadaşlar bununla öğünebilirler.
Kamunuzu kutlar, tam başarılar
dilerim.”
26 Eylül Dil Bayramında da Genel
Sekreter İbrahim Necmi Dilmen’e
gönderdiği telgrafta, “Üçüncü
Dil Bayramını kutlayan
telgrafınızı aldım. Türk Dil
Kurumu’nun verimli çalışmasını ve
bütün yurttaşların dil işlerine
gösterdiği büyük ilgiyi sevinçle
anarım. Bayramınız kutlu olsun”
demişti.
Kurumun koruyucu başkanı da olan
Cumhurbaşkanı, 1 Kasım 1936’da
TBMM’nin toplantı yılını açış
konuşmasını yeni türetilen Türkçe
sözcüklerle hazırlamıştı. Bunda
yurdun kalkınması, “Türk ülkesi
içinde köylere varıncaya kadar
küçük büyük bütün şehirlerimizin
birer genlik ve bayındırlık göreyi
olması, önde tuttuğumuz
amaçlardandır” diye
vurgularken dil çalışmalarında
alınan olumlu sonuçları,
“Kültür kıvanımızı, yeni ve modern
esaslara göre, teşkilatlandırmaya
durmadan devam ediyoruz. Türk
tarih ve dil çalışmaları büyük
inanla beklenen ışıklı verimlerini
şimdiden göstermektedir” diye
belirtmişti.
Üçüncü Dil Kurultayı ve Güneş Dil
Kuramı
Kurumun üçüncü kurultayı 24- 31
Ağustos 1936 tarihlerinde yine
Dolmabahçe Sarayında yapılmıştı.
Genel Sekreter İbrahim Necmi
Dilmen’in okuduğu çalışma
raporunda Dil Devrimi olarak
nitelenen dil çalışmalarında
gözetilen amaç şöyle
vurgulanmıştı:
“Türk Dil Devriminin ameli dileği,
yazı dilimizle konuşma dili
arasındaki uçurumu ortadan
kaldırmak, böylece cumhuriyet
Türkiyesinde herkesin kolaylıkla
okuma yazma öğrenmesine, okuduğunu
anlamasına, düşündüğünü yazmasına
meydan açmaktır.”
Toplantılara sunulan ve tartışılan
bildiriler yanında sekiz gün süren
bu kurultaya Atatürk’ün öngördüğü
Güneş Dil Kuramı diye
anılan bir kuram (teori) damgasını
vurmuştu. Böyle bir kuram o yıllar
Avrupasında ortaya atılan
görüşlerden esinlenerek öne
sürülmüştü. Bunda da dillerin
ortaya çıkışı, psikolojisi ve
sosyolojisine ilişkin görüşler
başlıca etken olmuştu.
Bir Cizvit papazı olan Sümerolog
H. Barenton, L’Orogine des
langues des religions et des
peuples (dillerin, dinlerin
ve halkların kökeni) adlı
yapıtında (Paris, 1932- 33)
Sümerceyi bir anadil olarak
değerlendirmişti. Kitabının
birinci cildinin başlığı Les
Radicaux primitifs des langues
conserves dans le sumerien (Sümercede
korunmuş olan dillerin ilkel
kökleri), ikinci cildin başlığı
ise Les langues, leur
derivation du sumerien
(diller, bunların Sümerceden
türeyişi) idi. Barenton,
Paris’teki Türk büyükelçiliğinden
Atatürk’ün dil sorunlarına önem
verdiğini öğrenince ona özel bir
mektup yazarak kitabını
göndermişti.
Öte yandan Almanya’da Ernest
Böklen de 1922’de yayımladığı
kitabında dillerin kökenine
ilişkin olarak bir Ay-Dil
Kuramını öne sürmüştü. Viyana
Üniversitesinde Doğu dilleri
üzerinde doktora yapan Hermann F.
Kvergic ise 1935 Ocağında
hazırladığı La psycologie de
quelques elements des langues
Turques (Türk dillerindeki
bazı öğelerin psikolojisi) adlı
incelemesini Atatürk’e sunmuştu.
41 daktilo sayfası tutan ve 55
bölüme ayrılmış olan bu inceleme
Atatürk’ü çok ilgilendirmişti.
Olayların tanığı Dilâçar’ın
aktardığına göre, Güneş Dil
Kuramı, Avrupa’daki öteki
görüşler de dikkate alınarak bu
metin üzerinde yapılan çalışmalar
sonucunda ortaya çıkmıştı.
Güneş Dil
Kuramında,
ilk sözcüklerin ve genel
kavramların güneşten kaynaklandığı
varsayılıyordu. Dillerin doğuşunun
duygusal haykırışlara dayandığı,
en doğal haykırışın “Ağ!”
olduğu ve bunun da güneş
anlamına geldiği kabul ediliyordu.
Böyle bir kuramın öne sürülmesinde
güdülen amaç, Türk Devriminin
dile de yansımasını bir türlü
kabul edemeyen çevrelerce ileri
sürüldüğü gibi Türkçeyi
özleştirmekten vazgeçmek olmayıp
Türk tarih tezine koşut
olarak bir dil teorisi / kuramı
belirlemek idi. Atatürk’ün
buradaki amacı şöyle
özetlenebilir:
Türkçe, Türk
uygarlığı ve kültürü kadar eski ve
ana bir dildir. Türk dili, taş ve
maden devirlerinde kültür
sözcüklerini göçlerle yeryüzündeki
dillere yayan eski ve büyük kültür
dilidir.
Atatürk böyle bir kuramı ortaya
atarken öncelikle görüşlerini
yayıp doğacak tepkileri ölçmeye
yönelmişti. Bu amaçla Ulus
gazetesinde kuramın uygulanmasına
ilişkin bazı yazılar da
yayımlamıştı. Öte yandan
Cenevre’de bulunan Afet İnan’dan
böylesi bir kuramın Avrupa bilim
çevrelerince nasıl karşılandığını
saptamasını istemişti. A. İnan
adını vermediği bir dil
profesörüyle görüşmesini Atatürk’e
şöyle bildirmişti:
“Dil orijini hakkında yalnız
faraziyeler olduğunu, fakat umumi
bir kanaatin mevcut olmadığını
söylüyor… Sizin teori hakkında
sordum. Ben bu metodla yetişmedim,
bu başka görüş. Size bunun
hakkında bir şey söyliyemem dedi.”
Güneş Dil Kuramı,
dil kurultayında kimi eleştiriler
dışında genellikle olumlu
bulunmuştu. Kurultayda dile
ilişkin çeşitli bildiriler de
tartışılmıştı; ama kurultay
kitabında bütün çalışmalar şöyle
özetlenmişti:
“Bu kurultayın
mihveri, Türk dehasının lengüistik
dünyası önüne koyduğu yepyeni bir
dilcilik ekolü, yani Güneş Dil
Teorisi olmuştur. Bu bakımdan
kurultayın önemi, yalnız bir dil
ve ülke sınırlarıyla çevrilmiş
değil, bütün yüreyer
(dünya)
bilgisine yaygın olarak
düşünülebilir. Türk Dil Kurumu’nun
davetiyle on bir memleketten on
beş ecnebi dil bilgininin
kurultayda bulunması da önemi
arttırmış ve toplantıya arsıulusal
bir renk vermiştir. Bu memleketler
Almanya, Avusturya, Bulgaristan,
Fransa, İngiltere, İtalya,
Japonya, Macaristan, Polonya,
Sovyet Rusya ve Yunanistan’dır.”
Güneş Dil
Kuramının
o yıl öğretime başlayan Dil ve
Tarih - Coğrafya Fakültesi
Türkoloji Bölümünde ders olarak
okutulması da uygun görülmüştü.
Ancak uygulama sırasında bu
kuramın kökenleri bilinmeyen
Arapça ya da başka dillere ait
sözcükler için de kullanılarak
onların Türkçe sayılması gibi bir
yanılgıya yol açtığı görülmüştü.
Bunun yanlış yorumlara yol
açabileceği düşünülerek kuramdan
vazgeçilmişti.
Kuramın değişik yorumlara yol
açması bir bakıma kaçınılmazdı.
Çünkü kuram bir yasa ya da
doğruluğu saptanmış bir kural
olmayıp bir varsayım, bir öngörü
demektir. Bunlar deneme ya da
uygulamada başarılı olursa
etkinliklerini sürdürür, dahası
kurallaşır ve yasalaşabilirler.
Umulan sonuç alınmadığında ise
uygulanmasından vazgeçilir,
unutulur. Güneş Dil Kuramı
da dillerin kökenlerine ilişkin
öteki kuramlar gibi belirli bir
dönemde ortaya atılmış,
kanıtlanamayınca da tarihe mal
olmuştur.
Üçüncü kurultayda tüzükte de bazı
değişiklikler yapılmış, dilin
özleştirilmesine koşut olarak
Türk Dili Tetkik Cemiyeti adı
Türk Dil Kurumu olarak
değiştirilmişti. O zamana kadar
onursal başkan kabul edilen milli
eğitim bakanlarının doğrudan
doğruya kurum başkanı
olmaları daha uygun görülmüştü.
Dil çalışmalarına bütün
kuruluşların daha etkin olarak
katılmalarını sağlayabilmek için
TBMM başkanı, başbakan ve
genelkurmay başkanları da onursal
başkanlıklara getirilmişti.
Üyeliğe ilişkin madde de
genişletilerek kurumun çalışma
kollarına seçilenlerin kurum
üyeliğini de kazanmış olduklarına
ilişkin bir hüküm eklenmişti.
Kurultay başkanlığını yapan ve
bundan böyle kurumun başkanı da
olan Milli Eğitim Bakanı Saffet
Arıkan, kurultayı kapatırken
yaptığı konuşmada, Türkçenin
gelişmesi için Türk Dil Kurumu’nun
yalnız dil uzmanlarının değil, tüm
yurttaşların katkısıyla
çalışmalarını sürdürmek durumunda
olduğunu vurgulayarak şunları
söylemişti:
“Türk Dil Kurumu kimi bağnaz
dilciler gibi, yalnızca bir alana
saplanıp kalmak, yalnız koyu
Türkiyatçı olmak düşüncesinde
değildir.”
Atatürk Dil Çalışmalarını
Yaşamının Sonuna Değin
Sürdürmüştür
Üçüncü Türk Dili Kurultayından
sonra dil çalışmalarını eskisi
gibi sürdüren Atatürk, 26 Eylül
1936 Dil Bayramında genel
sekreterliğe gönderdiği telgrafta
kurum çalışanlarının bayramını
kutlamış ve bundan sonraki
çalışmalarda da başarılar
dilemişti.
Bu nedenle Atatürk’ün bu
kurultaydan sonra Dil Devriminden
vazgeçtiği savı doğru değildir!
Akademi Sorunu
Türkçeyi özleştirerek ulusal bir
dil düzeyine çıkarmaya yönelik
çalışmaları gerçekleştirecek bir
akademinin kurulmasının da
gündemde olduğunu belirtmiştik.
Ancak Atatürk bu önerileri kabul
etmeyip siyasal baskılar altında
kalmayacak özerk bir dernek
oluşturmayı gerekli bulmuştu. Onun
1936 Kasımında TBMM’de yaptığı
konuşmada Türk Tarih ve Dil
Kurumlarının çalışmalarını
överken, onların ulusal birer
akademi kimliğini almalarından
söz etmesi, yıllardır Dil Devrimi
karşıtı olanlarca yerine
getirilmemiş bir buyruk gibi
algılanmakta ve bu yüzden 1983’e
dek Türk Dil Kurumu’nda Türkçeye
emek verenler suçluymuş gibi
gösterilmek istenmektedir. Atatürk
söz konusu konuşmasında da Dil ve
Tarih Kurumlarına ilişkin olarak
şunları söylemişti:
“Başlarında
kıymetli Maarif Bakanımız bulunan
Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil
Kurumu’nun, her gün yeni hakikat
ufukları açan ciddi ve devamlı
mesaisini
(çalışmasını)
takdirle yâdetmek isterim. Bu iki
ulusal kurumun, tarihimizin ve
dilimizin karanlıklar içinde
unutulmuş derinliklerini, dünya
kültüründeki analıklarını ret
olunamaz ilmi belgelerle ortaya
koydukça yalnız Türk milleti için
değil ve fakat bütün bilim âlemi
için dikkat ve intibahı
(uyanıklığı)
çeken kutsal bir
vazife yapmakta olduklarını
emniyetle söyleyebilirim...
Birçok Avrupalı âlimlerin
iştirakiyle toplanan son dil
kurultayının ışıklı neticelerini
bizzat görmüş olmakla çok
mutluyum. Bu ulusal kurumların az
zaman içinde, ulusal akademiler
halini almasını temenni ederim.
Bunun için, çalışkan tarih ve dil
âlimlerimizin, dünya ilim âlemince
tanınacak orijinal eserlerini
görmekle bahtiyar olmamızı
dilerim.”
Açıkça göze çarptığı gibi
Atatürk’ün bu konuşması kurumlara
yönelik bir eleştiri niteliğinde
olmayıp tersine onlara ilişkin
büyük bir övgü ve güven
belirtisidir. Onların bir akademi
durumuna getirilmesini dilemesi
ise, hiç kuşkusuz kurumların
saygın birer bilim kurumu
olarak bilimsel yöntemlere dayalı
ve dünya bilim dünyasında yankılar
yapacak yapıtlar hazırlamalarının
gerekli olduğunu belirtmek
isteğinden kaynaklanmıştır.
Nitekim Atatürk, bir yıl sonraki
konuşmasıyla da bunu
doğrulamaktadır. Bu nedenle
1950’li yıllardan sonra öne
sürüldüğü gibi, Atatürk’ün
kurucusu olduğu Türk Dil Kurumu’nu
bir akademiye dönüştürmeye karar
verdiği; fakat bu dileğinin kurum
tarafından yerine getirilmediği
biçimindeki suçlama her türlü
dayanaktan yoksun bulunmaktadır.
Atatürk söz konusu iki kurumu
devlete bağlı resmi birer
akademiye dönüştürmeye gerçekten
karar vermiş olsaydı, 1 Kasım
1936’dan ölümüne kadar geçen 2 yıl
10 gün içerisinde bunu kolaylıkla
gerçekleştirme yetki ve
olanaklarına sahipti. Oysa bu süre
içinde kendisi ne kurumlara bu
doğrultuda bir buyruk vermiş, ne
bu yolda bir yasa tasarısı
hazırlanmış, ne kurumların akademi
olmasına ilişkin bir konuşması
olmuştur. Aksine koruyucu başkan
olarak kendisi kurumlara olan
sıcak ilgisini aynı düzeyde
sürdürmüş ve yaşamının son
aylarına dek dil çalışmalarını
yürütmüştür.
Atatürk’ün
Özleştirmeye Katkıları
Türkçenin sözvarlığına ve
kurallarına dayanarak yeni
sözcükler türetme çabaları
sırasında arıtmak, er, erdem,
esenlik, evrensel, genel, ısı,
kıvanç, konuk, kutsal, önemli,
özel, subay, tüm gibi
yeni sözcükler Atatürk tarafından
bulunmuştur. 1934’te soyadı
yasasının uygulanmasına
geçildiğinde bu yolla Türkçeye
yüzlerce yeni sözcük
kazandırılmıştı. Bu arada Atatürk
de manevi kızı Pilot Sabiha’ya
Gökçen, Hamdullah Suphi’ye
Hamdullah’ın Türkçe karşılığı
olarak Tanrıöver, Alp Kâzım
olarak bilinen TBMM Başkanı
Kâzım’a Özalp, İran Şahı
Rıza Pehlevi’nin yaşına göre çok
dinç bulduğu İzmir Valisi Kâzım
Paşaya Dirik, toplantılarda
çok söz alan Besim Beye Atalay,
demiryolları yapımında büyük
emeği geçen Bayındırlık Bakanı
Behiç’e Erkin, Urfa
savaşlarında yararlığı görülen
Milletvekili Ali Saip’e Ursavaş,
işinin eri kabul ettiği İş Bankası
Genel Müdürü Muammer’e Eriş,
Karpiç lokantasında genç bir deniz
subayı olarak tanıdığı Fahri’ye
Korutürk gibi anlamlı
soyadları vermişti.
Ama bu bağlamda onun en büyük
katkısı, hendese diye
anılan bilim dalının terimlerini
geometri adıyla
Türkçeleştirilmesi olmuştu. 1936-
1937 kışında konuyla ilgili yerli
ve yabancı dildeki kitapları
toplayıp Yalova’da çalışmaya
koyulan Atatürk, kılavuz
niteliğinde bir Geometri
kitabı yazmıştı. Bunda “murabba”ya
kare, “zaviye”ye açı,
“dıl”ıya kenar, “kutur”a
köşegen, “mütesaviyül adla”ya
eşkenar dörtgen diyen
Atatürk, bunlar gibi sayısız
geometri terimlerine Türkçe
karşılıklar bulmuştu. Ancak
kendisi bir ders kitabı yazarı
olarak görünmek istemediğinden söz
konusu yapıt Milli Eğitim
Bakanlığınca bastırılmıştı. 1937-
38 öğretim yılından başlayarak
okullardaki geometri dersleri de
bu kılavuza dayanılarak yazılan
kitaplarla okutulur olmuştu.
1937 sonlarında Denizbank’ın
kurulmasına ilişkin yasa
tasarısının TBMM’deki görüşmeleri
sırasında yapılan dil tartışmaları
karşısında gösterdiği tepki ise
onun dil çalışmaları konusunda ne
denli duyarlı olduğunu bir kez
daha kanıtlamıştı.
Giresun Milletvekili Sadri Maksudi
Arsal, Denizbank diye
adlandırmanın Türkçe tamlama
kurallarına aykırı olduğunu öne
sürerek onun yerine Deniz
Bankası denilmesini önermişti.
Buna karşın kimi üyeler
Maltepe, Galatasaray, Aşkale
Çanakkale, Bahçekapı
gibi eski ve Sümerbank,
Etibank gibi yeni tamlamaları
göstererek Denizbank
denilmesini savunmuşlardı. Ama
tartışmalar basına da yansıyınca
Atatürk sorunu tartışmak için 27
Aralık 1937 akşamı aralarında
İsmail Müştak Mayokan, Hasan Reşit
Tankut, F. Rıfkı Atay ve A.
Dilâçar’ın da bulunduğu bir grubu
Çankaya’ya çağırmıştı.
Denizbank adının uygun
olduğuna karar verilince Vedit
Uzgören ile Atay ve Dilâçar’ın
hemen o gece Tuna Caddesindeki
Ankara Radyosunda gerekli
açıklamaları yapmalarına karar
verilmişti. Konuşmaların bir özeti
de ertesi 28 Aralık günkü Ulus
gazetesinde “Denizbank öz
Türkçedir” başlığıyla
yayımlanmıştı.
Bunların dışında Atatürk’ün son
iki yıldaki Dil Bayramını kutlama
telgrafları ve TBMM’nin yeni
yasama yıllarını açış
konuşmalarında Türk Dil Kurumu
çalışmalarını övgü ile anması da
onun dernek statüsünde bir
değişiklik yapmaya yönelmediğinin
somut kanıtlarıdır. Hele 1 Kasım
1937’deki Meclis konuşması
akademiden amacının bilim
kurumu niteliğini kazanmak
olduğunu yansıtmaktadır:
“Türk Tarih ve Dil
Kurumlarının, Türk milli varlığını
aydınlatan çok kıymetli ve önemli
birer ilim kurumu niteliğini
aldığını görmek,
hepimizi
sevindirici bir hadisedir.”
Atatürk, 1938 Kasımında TBMM’nin
açılışında, kendisinin yazdığı
ancak hasta olduğu için Başbakan
Celal Bayar tarafından okunan son
konuşmasında da Türk Dil
Kurumu’nun terim çalışmalarını ve
ders kitaplarının yeni türetilen
Türkçe terimlerle başlamasını
övgüyle anmıştı. Ayrıca elde
edilen sonuçlarla Türkçenin
yabancı dillerin boyunduruğundan
kurtarılması yolunda önemli bir
aşamaya varıldığını vurgulamıştı:
“Türk Tarih ve Dil
Kurumlarının çalışmaları takdire
layık kıymet ve mahiyet
(içerik)
arz etmektedir. (…)
Dil Kurumu en güzel ve feyizli
(verimli)
bir iş olarak türlü
ilimlere ait terimleri tespit
etmiş ve bu suretle dilimiz
yabancı dillerin tesirinden
kurtulma yolunda esaslı adımını
atmıştır.
Bu yıl
okullarımızda tedrisatın
(öğretimin)
Türkçe terimlerle yazılmış
kitaplarla başlamış olmasını
kültür hayatımız için mühim bir
hadise olarak kaydetmek isterim.”
Dil Kurumu çalışmalarına ilişkin
bu övücü değerlendirmeleri
bilinirken onları görmezlikten
gelerek ve yalnızca Falih Rıfkı
Atay’ın yıllar sonra Çankaya
kitabındaki çelişkili anlatımlara
dayanarak Atatürk’ün dildeki
devrimci çabalarının bir çıkmaza
girdiğini söylediğini kabul etmeye
olanak yoktur.
Hiç kuşkusuz devrim bir bakıma
zorlama, aşırılık demektir.
Türkçenin özleştirilmesi
çalışmalarında da bu kuralın
geçerli olması kaçınılmazdı.
Önemli olan aşırılıklar
ayıklandıktan, taşan dere suları
yatağına çekildikten sonra geriye
kalanlardan yararlanılmasıydı.
Macaristan’da tarih ve dil
öğrenimi görmüş olan Hüseyin Namık
Orkun’un bize anlattığına göre,
kendisi yoğunlukla sürdürülen
özleştirme çabalarından yakınınca,
Atatürk dolaylı ama anlamlı şu
yanıtı vermişti. Önce Orkun’dan
boşalan bira kadehini doldurmasını
istemiş, onun hızla doldurduğu
bira köpürüp taşınca da durumu
şöyle özetlemiş:
“İşte bizim de
yaptığımız bu. Taşkınlıktan sonra
geriye kalanları kullanacağız!”
Öte yandan
unutmamak gerekir ki yabancı
kökenli terim ve sözcüklere Türkçe
karşılık bulunurken bunlar birer
öneri olarak kamuoyuna sunulmuştu.
Bunlardan bazıları Türkçenin
kurallarına uygun olmalarına
karşın toplumca kabul görmemiş,
dolaşıma girmemiştir.
İl, ilçe, danıştay,
sayıştay
kabul edilirken
ilbay, ilçebay,
kamutay
tutunamamıştır. Muallim karşılığı
önerilen
okutan
benimsenmemiş; ancak yıllar sonra
üniversiteler yasasına
okutman
olarak girince kullanılır
olmuştur. Bunun gibi Atatürk’ün
1934’te İsveç Veliahtı onuruna
düzenlenen yemekteki çarpıcı
konuşmasında kullandığı 31
sözcükten 15’i (alan,
ataç, bitim,
erdem, erk,
esenlik, genlik, gönenç, güç, ısı,
konuk, sanlı, ulus, utku, ünlü)
hiç değişmeden günümüzde de
dolaşımını sürdürmektedir.
Bunlardan 7’si biraz değişiklikle
(denlü
/ denli,
ıssı
/ ıs,
önürme
/ önerme,
özenç
/ özenme,
uykunluk
/ uyum,
yanku
/ yankı,
yöndem
/ yöntem)
varlıklarını korumuştur. Dokuz
sözcük ise (anıklatmak,
baysak, baysal, kıldacı, söyüncü,
süer, yaltırık, tükel, tüzün;
canlandırmak, huzur
barış, âmil, muhabbet, nur, tam,
asil) tutunamamıştır. Bunlarla
ilgili olarak şu noktanın da
önemle vurgulanması gerekir ki
Türkçenin özleştirilmesini yermek
için kullanılmak istenen, hostes
yerine
gök konuksal
avrat,
imambayıldı yerine
içi geçmiş dinsel
kişi…
gibi Dil Devrimini
küçümseyen, küçültmek isteyen
karşılıklar Dil Kurumu tarafından
türetilmemiş ve önerilmemiştir.
Kurumun hiçbir yayınında
bulunmayan bu sözde karşılıklar
Dil Devrimi karşıtlarının
uydurmaları olup yıllardır yine
onlar tarafından Türkçenin
özleştirilmesini yermek için
kullanılmaktadır.
Atatürk’ün
hastalığının arttığı yaşamının son
aylarına kadar dil çalışmalarını
sürdürdüğünün en büyük kanıtı
Cenevre’de bulunan Afet İnan’a 23
Aralık 1937 günü kendi el
yazısıyla yazdığı mektuptaki,
“Gece
meşguliyetimiz bildiğin gibi dil
dersleri. Gündüz de yalnız olarak
aynı mesele üzerinde birkaç saat
çalışıyorum”
açıklamasıdır.
Bütün bu gerçekler ortada dururken
Atatürk’ün, dil çalışmalarının bir
çıkmaza girdiğini belirterek bu
işten çekildiğini öne sürenler,
tek bir yazara, F.R. Atay’ın
Çankaya adlı yapıtındaki şu
satırlara dayanmak
istemektedirler:
“Bir akşam Atatürk, sofra
bittikten sonra benim, yanındaki
iskemleye oturmamı emretti.
-Dili bir çıkmaza saplamışızdır,
dedi. Sonra,
-Bırakırlar
mı dili bu çıkmazda? Hayır. Ama
ben bu işi başkalarına bırakamam.
Çıkmazdan biz kurtaracağız
dedi.”
Olayı aktarma doğru ise, bu
konuşmada Atatürk’ün bir çıkmazdan
söz ettiği açık. Ama o kadar açık
olan bir başka gerçek, onun
çalışmalardan vazgeçmeye değil,
aksine bunu sürdürüp durumu
düzeltmeye karar verdiğidir.
Ayrıca Atay’ın o döneme ilişkin
önemli olaylara ve olgulara yer
verdiği bu kitabının göz ardı
edilen en büyük kusuru, yıl, ay ve
gün olarak hemen hemen hiçbir
tarih vermemesidir. Bu yüzden çoğu
kez değişmelerin ve gelişmelerin
akışını saptamak
olanaksızlaşmaktadır. Ancak
aktardığı bu olayı izleyen
satırlarda yeni bir sözlük
komisyonu oluşturulduğundan ve bir
Osmanlıca – Türkçe Cep Kılavuzunun
hazırlanmasına başlandığından söz
ettiğine göre, Atatürk’ün “bir
çıkmaz”dan yakınması bu komisyonun
kurulmasından önce, yani 1934’te
olmalıdır. Çünkü adı geçen
komisyonun çalışma döneminin ve
Cep Kılavuzlarının yayın tarihi
bellidir. Üstelik özleştirme
çabalarının ise o tarihten sonra
1935’te en üst düzeyine vardığı
bilinmektedir.
Kaldı ki 1937 Aralığında Denizbank
tamlamasının Türkçeye, dolayısıyla
Dil Devrimine uygun olduğunu
savunan aynı Falih Rıfkı,
Çankaya kitabında Dil
Devriminin öğretim kurumlarına mal
edildiğini bu nedenle ondan geri
dönülemeyeceğini, bu konudaki
görüş ayrılıklarının psikolojik ve
toplumsal bazı nedenlerden
kaynaklandığını da dile getirerek
şunları belirtmektedir:
“Dil, herkesin kullandığı bir
şeydir. Dilde yenilik herkesi
rahatsız ve tedirgin eder. Zevkler
isyan eder; alışkanlıklar dayatır;
kanaatler bir türlü uzlaşamaz. Bu
hal, işleri yüzünden görenlere
anarşi korkusu verir. Dilde
başlayan esaslı değişme
hareketlerinin nesillerce sürmesi
tabii olduğu fikrini kimse
benimsemek istemez. Yazanlar
kalmamak kaygısı içindedirler.
Okuyanlar, bugün anladıklarını
yarın anlamamaktan öfkelidirler.
Fakat bu alınyazısıdır; yürür. Ve
hiçbir kuvvet ileriye doğru bir
dil gelişmesini geriye
çeviremez...
Atatürk, dilde Türkçeciliği
devlete mal etmiştir, üniversiteye
mal etmiştir, mekteplere mal
etmiştir.
Atatürk’ün amacı,
zengin, güzel ve milli Türkçe idi.
Bu gayeden
ayrılmak için insan
Türklüğünden uzaklaşmalıdır.
Bugüne kadar yaptığımız, yapılacak
olanın belki yarısından da
ibarettir. Dilde geri dönülemez.”
Türk Dil Kurumu’nu ve onun
çalışmalarını karalamak için
Atay’ın bazı satırlarını
kullanmak isteyenler, nedense onun
kendini yalanlama anlamına da
gelen bu satırları da yazdığını
görmemek için gözlerini kapamayı
yeğlemektedir. Aslında Atatürk
Dolmabahçe Sarayında hasta
yatarken 5 Eylül 1938’de kendi el
yazısı ile düzenlediği
vasiyetnamesinde, İş Bankasındaki
payının yıllık gelirlerini bazı
yakınlarına yapılacak ödemeler
dışında kalan büyük kesiminin Dil
ve Tarih Kurumlarına verilmesini
istemekle Dil Devriminin
sürdürülmesinden yana olduğunun en
büyük kanıtını vermiştir. Dil
tartışmalarının arkasındaki asıl
neden ise, Türkçenin özleşmesine
karşı oldukları halde, bunu
perdeleyerek Dil Kurumu yerine bir
dil akademisi kurulmasını savunma
dürtüsüne dayanmaktadır. 27 Mayıs
1960’tan sonra bu konuda yapılan
girişimden sonuç alamayanlar, 12
Mart 1971 askeri müdahalesinden
sonra da dil akademisi kurulmasını
öngören bir tasarı
hazırlamışlardı. O günlerde Yaşar
Nabi Nayır’ın, Edebiyat
Dünyasında çıkan Dil
Kavgası başlıklı yazısı, Dil
Devrimine ve Türk Dil Kurumu’na
yöneltilen suçlamaların içyüzüne
ışık tutmaktadır:
“Türkiye’de aşağı yukarı altmış
yıldan beri süregelen bir Dil
Devrimi hareketi var. Zaman zaman
yavaşlayıp zaman zaman hızlanmış;
ama hiç durmamış bir hareket bu.
Başlangıcından bu yana tutucu
çevrelerin direnmesine,
saldırısına, alaylarına yol açmış,
gene de bildiği yoldan hiç
şaşmadan ilerlemiş. Bugün Dil
Devrimini kötüleyenler, ona
insafsızca saldıranlar, dil ve
edebiyat tarihimizi bilseler,
geçmişte bu alandaki en ılımlı
kıpırdanışları bile suçlamaya
kalkmış olanların bugün ne kadar
gülünç ve anlamsız göründüklerini
düşünebilseler, elbette
kendilerini kontrol etmek gereğini
duyar, yarını bir yana bırakın,
artık uyanmış ve geçmişten ders
almış aydınların gözünde gülünç
düşmekten kaçınırlardı...
Ağızlarında çiğnene
çiğnene paçavraya dönmüş bir sakız
var; bir dil akademisi kurmak
istiyorlar. Kendilerini böyle bir
akademinin tabii üyesi sayan
kişiler de bu vatan kurtarıcıları
avuçlarını yırtarcasına
alkışlıyorlar. Aslında bunların
tek amaçları Dil Kurumu’na akan
suyu kendi ceplerine çevirmekten
ibaret. Akademi bir kurulsa dille
de dilbilimle de bir ilgisi
olmayan kişiler hemen kendilerini
oraya üye seçecek, yan gelip
nimetlerinden yararlanacaklar. Bu
oyuna alet olan devletliler ise
işin içyüzünü bilmedikleri gibi
pek parlak buldukları tasarının,
peşinde koştukları amaca yararlı
değil; ancak zararı dokunacağından
da habersizler. Bir ülkenin en
gerçek değerlerini bir araya
getirse bile bir akademinin bir
dilin gelişmesi üzerinde büyük
etkisi olduğu hiçbir yerde
görülmüş şey değildir. Kaldı ki
partizanca bir davranışla
kurulacak derme çatma bir kuruluş,
uyandıracağı hoşnutsuzlukla ancak
tersine bir hava ve akım
yaratabilir.”
Türk Dil Kurumu Kamu Yararına
Çalışan Dernekti
Türk Dil Kurumu, Bakanlar
Kurulunda 15 Ocak 1940’ta
onaylanan ve 10 Şubat 1940 günlü
Resmi Gazetede yayımlanan 2/12665
sayılı kararla “kamu yararına
çalışan” dernekler arasına
girmişti.
“TDK’nin Kamu Yararına Çalışır
Dernek Olarak Kabul
Edilişiyle İlgili Kararname,
15.10.1940
Türk Dil Kurumu’nun Cemiyetler
kanununun 37. maddesine tevfikan
menafii umumiyeye hâkim
cemiyetler meyanına ithali
hakkında Devlet Şûrası II. Dairesi
ile umumî heyetten yazılan
16.12.1939; 21.12.1939 tarih ve
3965/3636, 357/344 sayılı ilişik
mazbatalar, İcra Vekilleri
Heyetince 15.1.1940 tarihinde
tetkik ve mütalâa edilerek tasdiki
kabul olunmuştur.”
Bu kararnamenin
altında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü
ile o dönem bakanlar kurulu
üyelerinin imzası vardı.
Ancak böyle bir karar olmadan da
dernek kimliğindeki TDK,
Atatürk’ün istediği gibi başta
Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere
devletin bütün kurumlarından
destek ve saygı görüyordu. Kurumun
resmi kurumlardan gördüğü destek,
aldığı katkı, kamu yararına
çalışan dernek olma kimliği,
Demokrat Parti iktidarıyla
birlikte kâğıt üstünde kalacak,
giderek bu kimlik kâğıt üstünden
de silinecektir.
Demokrat
Parti İktidarı,
Türk Dil Kurumu’nun
Ödeneği Kesiliyor
TDK’nin 8 Şubat 1951’de yaptığı
Olağanüstü Kurultaydan iki hafta
sonra, TBMM’de 24 Şubat 1951
Cumartesi günü Milli Eğitim
Bakanlığının bütçesi görüşülürken
Erzurum Milletvekili Bahadır
Dülger’in, bütçede 627. bölümde
“Türk Dil Kurumu’na ayrılmış olan
on bin liralık tahsisat, kurumun
ilmi hüviyetini kaybettiği, siyasi
maksatlara alet olduğu ve
faaliyeti berbat etmekten ibaret
olduğu için tahsisatın
kaldırılmasını arz ve teklif
ediyorum” önergesi kabul görür
ve bu devlet yardımı kesilir.
Türk Tarih ve Dil Kurumlarına,
kamu yararına çalıştıkları için
ellişer bin lira yardım
yapılmaktaydı, Demokrat Parti
iktidar koltuğuna oturur oturmaz
bu yardımı 10 bin liraya indirmiş,
bir yıl sonra da tümden
kaldırmıştır. 1950’ye dek resmi
günlerde birçok kamu yararına
dernek ve kamu kuruluşuyla
birlikte “protokol”de yer alan
TDK’nin yeri de boşaltılmıştır.
1983 öncesindeki TDK’ye yönelik
suçlamaların biri TDK yönetiminin
tüzük değiştirerek Milli Eğitim
Bakanlarını uzaklaştırması
savıdır. Görüldüğü gibi DP
iktidarının TBMM’deki girişimleri
bu savı tümden geçersiz
kılmaktadır. TBMM’nin ve TDK’nin
özellikle 1951’deki olağanüstü
kurultayının tutanakları ise
önemli belgeler olarak ortadadır.
Yine belgeleri çarpıtan ikinci bir
sav da TDK’nin tüzüğüne “devrimci”
sözcüğünü koymasından sonra
Erzurum Milletvekili Bahadır
Dülger’in de önergesinde
belirttiği “…kurumun ilmi
hüviyetini kaybettiği, siyasi
maksatlara alet olduğu…”
görüşünde odaklanmaktadır. Bu
görüş, 1983’e dek kurumu kapatma
isteğini körükleyecek, kurumu
kapatıp bir akademi kurulmasından
yana olanlarca “yaşayan Türkçe”
savıyla da beslenecektir.
Dil
Devrimine Tepki, Devlet Desteğiyle
Büyüyor
1950 Mayısından sonra Türk Dil
Kurumu’na emek verenleri bitmez
tükenmez bir savaşım
beklemektedir. Yalnız Türk Dil
Kurumu için değildir üstelik bu
savaşım, 1940’lı yıllarda gittikçe
güçlenen devrim karşıtı kişi ve
kurumlar Türk Devriminin her
parçasını masaya yatıracak, Türk
İslam sentezi adı verilen bir
“ideoloji”ye kılıf arama yoluna
gidilecek, her alanda karşıdevrim
dediğimiz düşünce ve eylemler
palazlanmaya başlayacaktır.
Atatürk’ün ölümünden kısa bir süre
sonra gazetelerde “Derleme
tecrübesi (halk ağzından
derlenen sözcükler, yeni
türetilenler amaçlanıyor), bizi
sun’i ve sentetik bir dile
götürmüştür”; “düzmece
Türkçeden vazgeçilmeli”; Dil
Devrimini “biraz durdurmayı,
işi bir müddet kendi haline terk
etmeli”; “tecrübe
devresinde lisanın içtimai,
pedagojik, edebi tekâmülü yanlış
mecraya sevkedildi”; “mektep
kitapları baştan başa piç
kelimelerle doldu” diyen
yazılar çıkmaya başlamıştır. Bu
yazılarda yeni sözcüklerin
“nasılsa unutulup gideceği;
fakat “bir bahçeye atılmış leş
gibi herkesi tiksindirdiği”
gibi, inanılması zor olan görüşler
de yer almaktadır. “Arabın
medeniyeti benim medeniyetimdir”
diyebilenlerin ardılları
yetişmeye başlamıştır.
İstanbul Muallimler Birliği adlı
bir kuruluşun, 23 Ekim 1948’de
başlayan ve üç gün süren “Dil
Kongresi”nde, Dil Devrimini
savunanlarla yadsıyanlar arasında
sert tartışmalar yaşanır. Dahası
bu kongrede Atatürk’e saygı
duruşunda bulunmak istemeyenler
vardır; kimi üyeler kongrenin
başkanlık kuruluna saygı duruşu
isteğini iletirler, ne ki Başkan
Dr. Adnan Adıvar bu isteği yerine
getirmez. Bu Adnan Adıvar, ilk
TBMM’nin milletvekilidir, Kurtuluş
Savaşını Atatürk’e çok yakın
yaşamış biridir. Kongre sık sık
tartışmalarla kesilir, Dil
Devrimine karşı olanların
yazanağında şu tümceler yer alır:
“a) Dil siyasete alet edilmiştir.
b)
Uydurma kelimeler devlet zoruyla
kitaplara sokulmuştur.
c)
Nesiller birbirini anlamaz duruma
getirilmiştir.
ç)
Dil Kurumunda çalışanlar emirle iş
gören, bilgisiz kimselerdir.”
Kongreden çıkan sonuç özetle
şudur: Dil Devriminden hemen
vazgeçilmeli; dil işlerinde
1928’den önceki devre dönülmeli;
kurum hükümetçe önce denetlenmeli
(teftiş edilmeli), sonra
kapatılmalı (tasfiye edilmeli).
1946’da kurulan Demokrat Partinin
kimi üyeleri de bu düşüncelerle
doludur. 16 Ocak 1949 günlü Vatan
gazetesi, yeni “demokratlar”ın
katıldığı bir toplantıda
konuşulanları şöyle haber yapar:
“Otorite kendini halktan ayırmak
için yeni bir dil koymak
ihtiyacını duydu. Maksat halkın
anlamamasıdır. Gaye maateessüf
budur. Bu harekette bir bakıma
ırkçılık vardır.”
“Otorite”den kimin amaçlandığı
bellidir; sonradan bu tür
anlatımlar içinde Atatürk’ün adı
geçmeden yinelenip duracak; ulu
önderin yaptıkları yanlış,
gereksiz, yersiz bulunacaktır.
Türk dilinin sadeleştirilmesi
tartışmalarının başladığı
cumhuriyet öncesi dönemde,
a)
Türkçedeki yabancı sözcükleri
kurallarıyla birlikte atmaktan
yana olanlar vardı, bunlar
“tasfiyeci” olarak tanınan
kişilerdi ve bu düşüncenin başını
çeken Fuat Köseraif’ti.
b)
Dile hiç karışmadan (müdahale
etmeden), yabancı sözcükleri de
bunlarla gelen kuralları da olduğu
gibi bırakmayı isteyenler, bunlar
tutuculardı; bu düşüncenin öncüsü
de Süleyman Nazif’ti.
c)
Dili kullanmayı zorlaştıran
yabancı kuralları atmayı,
sözcüklere dokunmamayı
isteyenlerse Genç Kalemler adlı
dergi içindeki “Yeni Lisancılar”dı.
Bunlar sonradan kurallarla
birlikte yabancılığı apaçık olan
sözcükleri de atma, halk arasında
yaşayan yabancı sözcükleri koruma
düşüncesini benimseyeceklerdi.
Kimler Dili Politikaya Araç Yaptı?
1950’li yıllarda bu üç görüş
çevresinde toplananlar arasındaki
ayrışma büyümeye başlamıştı. İlk
görüşün önde gelen
temsilcilerinden Nurullah Ataç, “kökünü
ve üretme yollarını bilmediğimiz”
her sözcük dilden atılmalı diyor,
yazılarında kimilerince yadırganan
yeni sözcükler kullanıyordu. Dil
Devrimini gereksiz bulan
tutucularsa Ataç’a ateş
püskürüyor, yeni sözcük kullanan
herkesi “dili politikaya alet
etmek”le suçluyorlardı.
Dilin yenileşmesini istemeyenlere
göre Dil Devrimi gereksiz bir
eylem, boşuna bir çabaydı;
“dili politikaya alet etmek”ti.
Türkçe kendi haline bırakılmalı,
“tabii tekâmülü” (doğal gelişimi)
söz konusu olmalıydı. 1950’lere
gelindiğinde halk ağzından
derlenen, eski kaynaklardan
taranan Türkçe sözcüklerin dilin
dolanımına girmesi bile gereksiz
bulunuyordu; “tabii tekâmül”cüler,
türetme/bileştirme yoluyla
kazanılan yepyeni sözcükleri
kullanmamakta direniyor, yazıları
Arapça-Farsça sözcük ve
tamlamalardan geçilmiyordu.
“Kâğıt, kalem, kitap, mektup,
ahlak…” gibi sözcükler artık
Türkçedir, halkın diline
girmiştir, bunlar kalsın,
hiçbirine Türkçe karşılık
aranmasın; ama ağdalı yabancı
sözcük ve tamlamalar atılsın
diyenler, dilin kendi kendine
gelişemeyeceği, dile emek
verilmesi, üzerinde çalışılması
gerektiği görüşünü ileri
sürüyorlardı. Ne ki bu görüşte
olanların savları kesinlik
kazanmış değildi. Savlarının
arkasında duramıyorlardı.
Dil tartışmaları gittikçe
boyutlanıyor; bütün yabancı
sözcükleri atmaktan yana olan
“tasfiyeciler”le eski sözcüklerin
geçmişle bağ kurduğuna inanan
tutucular (“muhafazakâr”lar)
birbirlerini dile “müdahale
etmek”le suçluyorlardı.
Suçlamalarda ölçü ve sınır
kalmamıştı. Dilden hangi sözcükler
atılmalı, hangileri kalmalıydı;
dil yabancı kurallardan arınmalı
derken hangi kurallar
amaçlanıyordu; terim konusu nasıl
ele alınmalıydı? Yeni sözcükler ve
bunları kullananlar niçin
suçlanıyordu? Türkçeyi sevmeyen,
Türkçenin kendi olanaklarıyla
yaratılmış öğeleri benimsemeyen
anlayış, başka dillerin yazılması,
söylenmesi güç sözcüklerini
Türkçeden önde ve üstün görerek
nasıl bir “milliyetçilik”e
tutunuyordu?
Dil tartışmalarında 1950’lilerden
60’lara, hatta 70’lere aktarılan
görüşlere yenileri eklenmiş
değildi. Tartışmaların odağında
hep yeni sözcükler vardı.
Dahası Dil Devrimini savunanlarla
kuzey komşumuz olan, o zamanki
komünist Sovyetler Birliği
arasında ilişki kurmaya çalışanlar
bile vardı. Prof. Dr. Mehmet
Kaplan bir yazısında şunları
söylüyordu:
“Bu hareketin
abeslik, kültür ve milli varlığa
karşı oluşunu göremeyenler
gerçekten gaflet ve dalalet
içindedirler. Bizi birleştiren
dili ve edebiyatı yok ettik mi, ne
hale geliriz, bir düşünün. Ezeli
düşmanımız olan Ruslar bunu dört
gözle bekliyorlar. Komünist
ihtilalinden önce Asya Türkleri
ile Anadolu Türkleri arasında
müşterek bir yazı diline doğru
gidiliyordu. Komünist Rusya,
muhtelif Türk şiveleri arasındaki
küçük farkları kabartarak,
Özbekçe, Kazakça, Kırgızca, Azeri
diye dil ilmine aykırı beş on dil
icad etti. Maksadı Türkler
arasındaki birliği parçalamaktı.
Şimdi biz Türkiye’de milli dil, öz
Türkçe, Arapça, Farsça, Osmanlıca
diye ayırmaya çalışıyoruz. Dil
birliği ile milli birlik
arasındaki münasebeti düşünürsek
bu yolun nereye varacağını kolayca
kestirebiliriz.”
(8 Mart 1976)
Türlü lehçelere sahip bir anadil
olan Türkçeye ilişkin olarak dil
tarihi açısından da
tartışılabilecek türden görüşleri
içine alan yazılar yoğunlaşmıştı.
“İslam uygarlığı içinde bin yıl
yaşadığımız için” Türk İslam
sentezi gereği, Türkçeye doluşan
Arapça ve Farsça sözcükleri
“fethedilmiş kelimeler” ya da
“milli değerlerimiz” sayan yazılar
birbirini izliyordu. Bütün Türkler
arasında “müşterek bir yazı
dili” oluşturmayı ise Zeki
Velidi Toğan gibi bilginler
gerçekleşmesi olanaksız, “ütopya”
olarak niteliyordu. Ne ki bu tür
düşüncelerin sahipleri,
düşüncelerini bilimsel verilerle
kanıtlamak yerine, öz Türkçe
sözcükleri ve bu sözcükleri
kullananları karalama kampanyasını
yoğunlaştırıyorlardı. “Olanak,
olası, yanıt, sorun…” gibi
sözcükler, artık uydurukçuluğun,
solculuğun, dahası komünistliğin
simgesi sayılıyordu; özellikle
eğitim kurumlarında Dil Devrimiyle
kazanılan sözcüklere “yasakçı
bakış” yoğunlaşmıştı. Yeni
sözcükleri kullanmak politik bir
tavır olarak değerlendiriliyordu.
Aklın öncülüğüne, ulusal
değerlerine ve Türk Devrimine
inananlar soruyordu: İnsanları
Türkçeye emek verdikleri;
Türkçenin yüzyıllarca unutulan ek
ve köklerini işler duruma
getirdikleri; unutulan sözcükleri
canlandırdıkları; dile yepyeni
kavramlar kazandırdıkları; yeni
sözcüklerle bilimsel sanatsal
üretimi yoğunlaştırdıkları;
Atatürk’ün başlattığı devrime
sahip çıktıkları için suçlamak mı;
Türkçe sözcükleri yasaklamak mı
dili politikaya araç yapmaktı;
yoksa dinsel ve ırksal verilerle
beslenen bir “milliyetçilik”e
tutunarak kendi diline düşmanca
yaklaşmak mı?
Dil Kendi Kendine Gelişebilir mi?
1950’li yıllarda Dil Devrimine
tepki gösterenler, devrimin
Türkçeyi kısırlaştırdığını ileri
sürüyorlardı. Devrim, Türkçenin
önünü kesmişti; dil kendi haline
bırakılmalı, yavaş yavaş
gelişmeliydi. Suat Yakup Baydur,
şu sözleriyle, Türkçenin yarım
yüzyıl sonra başına gelecekleri,
ta 1952’de görüyordu:
“Bir dilde her kavramı anlatmak
için on bin ayrı kelime de olsa,
çeşitli kavramları karşılayacak
kelimeler yoksa, o dil yoksul bir
dildir. Mesela dilimizde ‘kara’
yanında ‘siyah’ var; bunların
yanında Fransızcadan ve
İngilizceden ‘kara’nın karşılığı
olan ‘noire’ ile ‘black’i alsak ve
sizin uygun göreceğiniz şeyler
için kullansak, dilimizi
zenginleştirmiş olmayız. Şimdi
kara ekmek mi diyelim, siyah ekmek
mi diye düşünürken, bir de nuvar
ekmek mi güzel, black ekmek mi
diye, uygunluk derdine düşeceğiz.
Belki siz o zaman kalkıp ‘siyah’
göz için uygun, ama kaşa da nuvar
uyuyor diyeceksiniz, belki de
‘blâk’i cahile yakıştıracaksınız,
giyim için Türkçe ‘ak’ı, yiyecek
için Arapça ‘beyaz’ı, akıcı şeyler
için İngilizce ‘white’ı, bulut
için Fransızca ‘blanch’ı
arayacaksınız.”
Baydur’un bu sözleri, hiçbir dilin
kendi kendine gelişemeyeceğini,
sözcük ve kavram sıkıntısı olan ya
da kendi haline bırakılan bir
dilin eninde sonunda yabancı
sözcük ve kavramlara kapısını
açacağını göstermektedir. 50’li
yıllarda Peyami Safa da şöyle
demektedir:
“Kendi kendine bırakılan bir dil
ne sadeleşebilir, ne özleşebilir,
ne de zenginleşebilir. Her ileri
ülkede akademiler, dil dernekleri,
üniversiteler, bilginler ve
sanatkârlar, hem toplu, hem de
ayrı ayrı, dilin özleşmesine ve
zenginleşmesine çalışmışlardır.
Devlet onları desteklemiştir.
Resmi ve yarı resmi kuralların,
bilginlerin ve sanatkârların
yarattığı terimler ve kelimeler,
okul yolu ile bilim ve edebiyat
diline girmeseydi, sözlüklerde yer
almasaydı, ileri millet dillerinin
şahsiyet kazanmasına da
zenginleşmesine de imkân olamazdı.
Burada devletin rolü, resmi, yarı
resmi ve hususi kurullarınkinden
daha az değildir. Bana öyle
geliyor ki, dil ve terim davasında
en büyük yanılgı,
muhafazakârlarımızın ‘tedrici
tekâmül’ dedikleri ‘dereceli
evrim’ yolu ile bir dilin kendi
kendine ve yavaş gelişebileceğine
inanmalarıdır. Genç Kalemlerden
bugüne dek Türkçe yeni binlerce
kelime kazanmışsa, bu, hiçbir
zaman kendiliğinden olmamıştır.
Osmanlı bilgin ve sanatkârlarının
yarattıkları birçok terim ve
kelimeler, yalnız yayın ile değil,
okul yolu ile ve devlet zoru ile
de Türkçeye mal edilmiştir.”
Zamanla bu düşüncesini değiştirmiş
olsa da Peyami Safa, bu sözleriyle
2000’lere dek taşınan ve hep aynı
noktada düğümlenen tartışmaların
bir yanına nokta koymuştu aslında.
O dönemde devrim karşıtlarının
tepkisi özellikle Nurullah Ataç’a
yönelmişti. Ataç da dilin kendi
kendine gelişemeyeceğine
inanıyordu. Çünkü Ataç’a göre,
“Dil, bir uygarlık olayıdır. Bir
uygarlığın kurduğu dil, başka bir
uygarlığın düşündüklerini
söyleyemez, yetmez onu söylemeye.
Bir ulus uygarlığını değiştirdi
mi, dilini de değiştirmek
zorundadır.”
Ataç, dilin kendi kendine
gelişeceğini savlayanlara yanıtı
şöyle olur:
“Dil kendi kendine gelişiyormuş,
temizlenecekse temizleniyormuş,
bırakmalıymışız kendi haline. Aklı
başında bir kişinin söyleyeceği
söz mü bu? Bir ulusun
okuryazarları, aydınları,
bilginleri dille uğraşmazlarsa dil
kendi kendine ilerler, gelişir mi?
Diyelim ki ben Fransızca bir
kelimenin karşılığını arıyorum,
Türkçede yok öyle bir kavram, ne
yapacağım? O kelimeyi ben kurmaya,
uydurmaya çalışmayacak mıyım?”
Konu, gelip “uydurmak” eylemine
dayanıyordu. Dil Devrimiyle
kazanılan sözcükleri yadsıyanlar,
aslında türetme eylemi yapmış
“uydurukça” gibi bir sözcük
türetmişlerdi. Dil Devriminin
karşısavı olarak “yaşayan dil/
yaşayan Türkçe” tamlamalarını öne
çıkarmaya başlamışlardı. Ataç bunu
da eleştirmiştir: “Yaşayan dil!
Yaşayan dil! Ağızlarında hep bu!
Bir bakın o yaşayan dilcilerin
yazdıklarına. Birinde gerçekten
yaşayan, gerçekten canlı,
düşüncenin, duygunun titremesini
gösteren bir cümle bulamazsınız.”
“Uydurma dil dediler mi,
bir şey söylediklerini sanıyorlar.
Söyleyim ben size; Bu uydurma
sözünü, Türkçecilik akımına karşı
bir silah diye kullanmaya
kalkanlardan ne dediğini bilen,
şöyle gerçekten düşünerek konuşan
bir tek kişi tanımıyorum. Evet,
uyduracağız, bizim yaptığımız,
uydurduğumuz kelimeler de yavaş
yavaş halka işleyecek, eski
Arapça, Farsça kelimelerin
işlediği gibi. Onların yerini
tutacak.”
Türkçeleştirmede Aşırılığa mı
Gidildi?
Türkçeleştirme eyleminde
“aşırılık”a gidildiği savı da
devrim karşıtlığına bulunan başka
bir kılıftır. Aşırılık, kişiden
kişiye değişebilecek bir
kavramdır: “Bir suç olabileceği
gibi, yerine göre erdem de
olabilir. Yerine ve zamanına göre
değişir bu yargılar.”
Sevginin, dürüstlüğün, doğruluğun
da ölçüsü olabilir;
değerbilmezliğin, yalanın,
yanlışın da… Ataç gibi düşünenler,
dil sevgisinde aşırılıktan hiç
gocunmazlar; dahası Ataç,
“Aşırılıktan çekinmek,
düşüncelerimizin sonuna dek
gitmekten çekinmek demektir.
Düşüncelerinin sonuna dek
gitmekten çekinen kişi ise, türlü
düşünceleri, türlü görüşleri
birbirine karıştırıyor, birini
öteki ile köreltiyor demektir”
diyerek “Aşırıyım ben!”
diye çekinmeden haykırır.
Ne
ki 1950’lerden sonra devlet
kurumlarında Türkçe sözcüklere
bakış, “aşırılığa kaçılmadan” gibi
düşsel bir ölçüye vurulacak; bu
ölçü, 2000’lerde de
kullanılacaktır. Dil Devrimini
sevmeyenlerden biri olan Prof. Dr.
Mehmet Kaplan, 8 Mart 1976 günlü “Dilde
Aşırılık ve İtidale Doğru”
başlıklı yazısıyla “aşırılığa
kaçmadan” ölçüsünün “siyasal bir
bakış açısı”ndan başka bir şey
olmadığını gösterir:
“Bugün Osmanlıca, edebiyat
fakültelerinde öğrencilere zorla
öğretilebilen ölü bir dilden
farksızdır. Cumhuriyet devrindeki
öz Türkçecilik, ihtisas
adamlarının dışında, artık
kimsenin anlamadığı Osmanlıcaya
değil, yaşayan dile karşı bir
harekettir. Canlı bir varlık,
haksız hücumlarla delik deşik
ediliyor. Ona karşı yükselen
feryatların sebebi bu. (…) Dile
yerleşmiş bütün yabancı kelimeleri
tasfiye etme demek olan aşırı
öz Türkçeciliğin aleyhinde
olmakla beraber bir ihtiyaca
tekabül eden Türkçenin kaidelerine
uygun ve halk tarafından
benimsenmiş yeni kelimelerin
düşmanı değilim. Batılı eserleri
çevirirken dilimizde karşılığı
bulunmayan binlerce kelime ile
karşılaşıyoruz. Bunları olduğu
gibi alırsak, Türkçe yeniden
Osmanlıcaya döner. Elden geldiği
kadar onlara yeni karşılıklar
bulunmasında mahzur görmüyorum.
(…) Şunu itiraf edelim ki aşırı öz
Türkçecilik, zararlı tarafları
yanında, ilim dışı çabaları ile de
olsa, Türkçeye bundan sonra
yaşayacak birçok yeni kelimeler
kazandırmıştır. Bunlar muhafazakâr
görünenlerin bile diline girmiş ve
yerleşmiştir.”
Ömer Asım Aksoy, Prof. Kaplan’ın
bu yazısını değerlendirir.
Aksoy’a göre, profesör çelişkili
bir tutum sergilemekle birlikte,
dil konusunda “ılımlı” olmaktan
yanadır; Dil Devrimini hem
zararlı, hem yararlı bulmaktadır.
Ancak N. Hacıeminoğlu, Muharrem
Ergin, Faruk Timurtaş, Ali Fuat
Başgil, Fuad Köprülü, Orhon Seyfi
Orhon, Ahmet Kabaklı ve başkaları
Dil Devrimiyle Türkçenin bilim
sanat dili oluşunu göz ardı
ederek, Ergun Göze, Nazlı Ilıcak
gibi alanları dile uzak kişiler
devrim ve “aşırılık” üstüne pek
çok yazı yazmış, pek çok
konuşmuşlardır.
Dil Devrimi Karşıtları Ne Yapmak
İstiyor?
Dilin yenileşerek gelişmesini,
“geçmişe bağları” koparan aşırı
değişme olarak görenler
arasında, yazık ki Türkçenin
tarihsel akışına, Türkiye ve
dünyadaki dil çalışmalarına,
dilbilimsel etkinliklere ilişkin
hiçbir çalışması, araştırması
olmayanlar da bulunmaktadır.
Kuşkusuz dil hiç kimsenin, hiçbir
kurumun tekelinde değildir; ancak
bilimsel verileri göz ardı ederek
Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nda
yapılan çalışmaları, kendi dünya
görüşüne göre değerlendirerek dil
tartışmalarının çıkmaza girmesine
yol açmışlardır.
Devrim karşıtı olanlara, “Dili
değiştirmeye kalkan biz değiliz
ki! Bu dil, en aşağı yüzyıldan
beri boyuna değişiyor. Niçin
değişiyor. Bir kişi öyle dilemiş
de buyurmuş, onun için mi
değişiyor? Olur mu öyle şey?
Yüzyıldan beri boyuna değişiyorsa
demek ki bir sıkıntısı var, kendi
kendine yetmiyor, kendini
beğenmiyor; sınırları dar geliyor”
diyen Nurullah Ataç, bir bakıma
“aşırılık”taki ölçüyü de
vurgulamaktadır.
Çünkü dünyada dilde devrim yapan
ilk ve tek ülke de Türkiye
değildir. Almanya, Macaristan,
İsrail ve Norveç, Türkiye’den çok
çok önce dilde devrim yapma
gereksinimi duymuşlar, bu
ülkelerde dilde devrim başlangıçta
tepki almıştır.
Örneğin “Macar Dil Devriminde,
Dil Devriminin karşısında
olanlardan (ortologlardan) bir
bölümünün hazırladığı Debreceni
Grammatika (1795) adlı dilbilgisi
kitabında ‘dile durmadan değişen
bir processus (işlem) değil,
kanunları kesin, tamamlanmamış ve
hazır bir nesne gözüyle’
bakılmaktadır.”
Yine İmer’in belirttiğine göre,
Almanya ve Norveç’te dil devrim
başlangıçta tepki görmüş, dahası
bu ülkelerde de devrim ürünü
sözcüklere yasaklama yoluna bile
gidilmiştir. Çünkü devrim, içinde
karşı oluşları da barındıran
karmaşık bir süreçtir. Dilde
devrim sürecinde de dilin kendi
kendine gelişmesinin olanaksızlığı
düşünülürse, “dile ‘müdahale’
ederek geliştirmenin olanak içinde
olduğu, Dil Devrimine karşı
olanlarca da benimsenen bir
gerçektir.”
“Tarihin akışı içinde dilleri
yanlış yola saptırılmış uluslar
vardır. Ama hepsi, yüz, iki yüz,
üç yüzyıl önce bizim şimdi
yönelmiş olduğumuz yolu tutmuş,
dillerini bu anlayışla geliştirip
zenginleştirmişlerdir. XVIII.
yüzyıldaki Macar Dil Devrimi
üzerine değerli bir inceleme
yapmış olan Macar dil
bilginlerinden Prof. J. Eckmann,
‘bir dilin söz hazinesi, tabii
gelişimle değil, isteyerek yapılan
kelime üretimiyle de zenginleşir’
diyor.
Fransa’da XVII. yüzyılın
başlarında Malherb’in önderliğini
yaptığı atılımlarla Fransızcanın
Yunan, Latin ve İtalyan
sözcüklerinden temizlendiğini
bilmeyen aydın yoktur. Son
zamanlarda İngilizce salgınına
uğrayan Fransızcayı
yabancılaştırmaktan kurtarmak için
ise, başbakanlığa bağlı bir
Fransız Dilini Koruma ve Yayma
Yüksek Kurulu kurulmuştur. Bu
kurul, Türkiye’de yürütülen
başarılı dil düzenlemesi üzerine
bilgi almak için Milli Eğitim
Bakanlığımıza başvurmuştur.
Bakanlık da Talim ve Terbiye
Dairesinin 15 Mayıs 1972 tarihli
ve 2197 sayılı yazısı ile Türk Dil
Kurumu’ndan bu konuda bir rapor
istemiştir. Fransız Dilini Koruma
ve Yayma Yüksek Kurulu şöyle
yazıyordu; ‘Türkiye
Cumhuriyeti’nde dil konusu,
kurucusunun kılavuzluğu ve verdiği
hızla ülkenin baş sorunları
arasına geçmiş ve çok iyi
düzenlenip yürütülerek başarılı
bir sonuca ulaşılmıştır.’
Fransız dilini özleştirme
çabasının nasıl bir duyarlıkla
sürdürüldüğünü, 7 Ocak 1976 sabahı
radyo haberleri arasında
dinlediğimiz şu sözler bir kez
daha göstermiştir: ‘Fransa’da
bütün reklam ve ilanlarda yabancı
kelimelerin kullanılması
yasaklandı. Bu konuda çıkarılan
kanunun gerekçesinde, uygulamaya
Fransızcanın yozlaşmasını önlemek
amacıyla girildiği bildirildi.’
Bize gelince; Fransızların örnek
almak istedikleri ulusal dili
koruma ve geliştirme çabamız, ne
acıdır ki cumhuriyetimizin 44. ve
52. yıllarında bu ülkenin Milli
Eğitim Bakanlarınca dilimizin
yolundan saptırılması diye
niteleniyor ve yabancı sözcüklere
kol kanat geriliyor.”
Ömer Asım Aksoy’un 1970’lerdeki bu
yargıları bugün de geçerlidir.
Cumhuriyetle gelen Dil Devrimini
“geçmişle bağları koparan aşırı
bir değişim” olarak
görenlerin, cumhuriyet öncesindeki
dil tartışmalarını da göz ardı
ettikleri bellidir. “Namık
Kemaller, Ziya Paşalar, Ahmet
Mithat Efendiler, Ali Suaviler,
Şemsettin Samiler, Necip Asımlar,
Ömer Seyfettinler, Ziya Gökalpler
hep yazı dilini değiştirme yönünde
savaşım vermişler, bu yolda önemli
gelişmeler de sağlamışlardır.”
Bu
bölümde Ömer Seyfettin’i yeniden
anmak gerekiyor; o “Turan” ülküsü
taşıyan biridir, “Genç
Kızlarımız İçin Altı Derste Tabii
Yazma Sanatı” başlıklı uzun
yazısında, Türkçeyi “avama
mahsus bir patua”, yapmacıklı
bir söyleyiş sayan, ya da “kaba
dil” diye gören öğretmenler
olduğunu şöyle anlatır:
“Eskiden bir itikat vardı.
Eline kalem alan Arapça Acemceyi
iyi bildiğini göstermeye kalkar,
birbiri ardına birçok cafcaflı
terkipler düzerdi. Konuşulan tabii
lisan, avama mahsus bir patua
sanılırdı. Edebiyat kamusu, Arapça
Farsça idi. Çarşıda satılan lügat
kitapları içinde bir tek Türkçe
yoktu. Bu hal, henüz içinden
çıkmaya çalıştığımız ümmet
devrimizin medrese zihniyetinden
artakalmış bir temayül idi; bu
temayül, sonra açılan mekteplere
de girmişti. İdadide benim bir
kitabet hocam vardı. Sade Türkçe
yazanlara kızardı… İki defterimiz
vardı. Biri ezberleyeceğimiz
Arapça, Acemce kelimelere mahsus,
öteki okuduğumuz eserlerden
toplanmış güzel Arapça, Acemce
terkiplere mahsus. Bu kelimeleri
vazifelerinde en çok kullanan
mükafat alırdı.” (Türk Kadın
dergisi, Aralık 1918, Ocak 1919)
Ömer Seyfettin, 1914’te Türk
Sözü adlı dergiye, “Osmanlıca
Değil Türkçe” diye yazar;
Osmanlıcayı savunanlara da “...ne
kadar çalışsanız, Arapça
Acemce terkipler yapsanız
konuşulan tabii, güzel ve
terkipsiz Türkçe galebe çalacak ve
Osmanlıca denilen enderun dili
eski divanların şimdi bile artık
açılıp okunmayan mey’li, mahbub’lu
sayfaları arasında müebbeden
gömülü kalacaktır” diye
seslenir.
Yine Ömer Seyfettin “Yeni Lisan
ve Çirkin Taarruzlar” başlıklı
yazısında da “İlme, fenne (...)
mugayyir (yani yabancı) olan üç
lisandan mürekkep (oluşan), iki
yabancı lisanın kaideleri altında
muvazenesini, ahengini, Türklüğünü
kaybeden eski lisanın son
zamanlarda hayli gayretli
müdafileri meydana çıktı. Ben
bunları beklemiyor değildim...
Çünkü ezeli tekerrürden ibaret
olan tarih bana, bu olacaktı”
demektedir (Genç Kalemler, C.III,
sayı 22, 1912).
Ömer Seyfettin aynı yazısında
şunları söyler: “ (...) Ey Türk
muharrirleri! Yazmadan evvel
Türkçe konuşmasını, anadilimizin
şivesini, ahengini, tabiatını,
tecvidini öğrenmeye, ondaki gizli,
derin, vâsi güzelliklerinin
farkına varmaya gayret ediniz. Ve
unutmayınız ki, karalama değil,
eser yazıyorsunuz!”
Ömer Seyfettin’in Ali Canip’e
yazdığı bir mektup ise aydın
duyarlılığını yansıtır:
“Sevgili Ali Canip Bey,
(...)Edebiyattan nefret ettiğimi
ve bu nefretimin iğrenç,
tiksindirici bir nefret olduğunu
yazmıştım. Bu nefretim edebiyata
olmaktan ziyade lisanadır. Bizim
lisanımız -her zaman düşündüğümüz
gibi- berbat, perişan, fenne ve
mantığa muhalif bir lisandır. Garp
edebiyatını biraz tanıyan, mümkün
değil bu nefretten kurtulamaz. Bu
lisanı zaman ve vakıfane bir say
tasfiye eder. (...) Arapça Farsça
terkiplerin hiç lüzumu yoktur.
Bunlar ancak süs içindir. Kimin
gösterecek, teşhir edecek fikri
yoksa onları çok kullanmıştır.
Eğer terkipler terk olunursa,
tasfiyede büyük bir adım atılmış
olmaz mı? Bunu yalnız başaramam;
Geliniz Canip Bey edebiyatta,
lisanda, bir ihtilal vücuda
getirelim. (...)”
“Lisanımızın kendi kendine
Türkçeleşmesini beklemek boştur.
Biz cehdedip Türkçeleştirmeli,
(...) klişe tertiplerden
kurtarmalıyız. Konuşulan Türkçe
beş altı asır evvel de vardı.
Bugün de vardır. Fakat yazılmıyor.
İş onu bütün güzelliğiyle,
tabiatıyla, edasıyla, sarfıyla,
şivesiyle yazmakta... Milletler ve
edebiyatlar hep lisandan doğar.
(...) Ben bütün milli, içtimai ve
edebi ümitlerimi kendisine
atfettiğim kahramanı bekliyorum.
Fakat o hâlâ gelmiyor”
(Türk Sözü, 16 Temmuz 1914).
Yazarımızın beklediği o “kahraman”
gelir; ama o göremez. Çünkü
cumhuriyeti göremeden 1920’de
ölmüştür; ancak o, coşkulu
duyguları, yenilikçi
düşünceleriyle, “nefret” ettiği
dilin değil, Türkçenin büyük
yazarı olarak cumhuriyet
çocuklarınca bugün de
okunmaktadır.
Ömer Seyfettin dönemi
öğretmenlerinin göz ardı ettiği
Türkçe sözcükleri canlandırmanın,
ya da Türkçenin sözcük yapma
yollarından biri olan türetmeyi
“aşırılık”la özdeşleştirmenin
bilimsellikle bağdaşır bir yönü
yoktur:
“Türetme bütün diller için bir
gereksinmedir. Yaşadığımız dünyada
yeni bir buluşun duyulmadığı, yeni
bir nesnenin, yeni bir kavramın
ortaya çıkmadığı gün yok gibidir.
(...) Yeni bir madde bulan bir
bilgin, yeni bir araç yapan,
çalışmalar sonucunda yeni bir
kavram ortaya atan bir uzman, onu
adsız bırakamaz. Macaristan’da,
Almanya’da, Japonya’da, İsrail’de,
daha pek çok ülkede yabancı bilim
terimleri ve sözcükler, olduğu
gibi dile aktarılmamış, dilde
onları anlatan terimler
türetilerek karşılanmıştır. (...)
Türetmede temel olan, elbette
doğru türetmedir; dilin türetme
kurallarına uygun sözcükler ortaya
koymaktır.”
“Türk Dil Devrimi, Atatürk
devrimlerinin en iyi
yerleşenlerinden biri olduğu gibi,
çeşitli ülkelerde gerçekleştirilen
Dil Devrimleri ve dili özleştirme
akımları içinde en başarılısı, en
çabuk yaygınlaşanı ve kendine özgü
nitelikleri olanıdır. Bir ulusun
dili, 40 yıl içinde özüne dönmüş,
pek çok yeni öğelerle tazelenip
zenginleşerek bir bilim ve kültür
diline dönüşme yolunu tutmuştur.
(...) Bunun en güzel tanıklarından
biri, Türkiye Türkçesinin
sözvarlığında Türkçe sözcüklerin
oranındaki büyük artıştır.”
Dilbilimci Prof. Dr. Doğan
Aksan’ın da belirttiği gibi, Dil
Devrimi başarılı olmuştur,
2000’lerin Türkiyesinde devrim
ürünü sözcükler, dünkü devrim
karşıtları ve onların ardılları
tarafından da doğallıkla
kullanılmaktadır. Artık Türkçenin
ve devrimin gücünü tartışmanın,
zaman yitirmekten başka bir işe
yaramayacağı anlaşılmıştır.
Ne
ki Milli Eğitim Bakanlığı’nın 16
Nisan 2003 günlü genelgesinde,
Radyo Televizyon Üst Kurulu
yasasında ve başka resmi
belgelerde Türkçenin kullanımında
“aşırılığa kaçmadan”
sözleri yer almaktadır. MEB’nin
adı anılan genelgesinde “Sorun,
problem, mesele…” gibi sözcüklerin
hepsinin kullanılabileceği,
geçmişteki sözcük yasaklarınınsa
geçersiz olacağı belirtilmektedir.
Öte yandan 2000’lerde TBMM’nin
çıkardığı kimi yasalarda (örneğin
Türk Ceza Kanununda) devrim ürünü
sözcüklerin sıklıkla kullanılması,
kuşkusuz Türkçe ve Dil Devrimi
açısından önemli bir kazanımdır.
1980’LERDE DEVRİMLERE TEPKİ
YOĞUNLAŞIYOR
Dil Devrimine tepkinin giderek hız
kazandığı ülkemizde, tepki, yalnız
Dil Devrimine değil, bir bütün
olan Türk Devriminedir. 1950’lerde
başlayan ve gittikçe artan
Atatürk’ün büstlerine, sözlerine,
laikliğe saldırılar, 1980’lerde
iyice tırmanır. Öte yandan her gün
cenaze törenlerinin yapıldığı,
gözyaşı ve kanın oluk oluk aktığı
bir ortam söz konusudur. Bu
nedenle 12 Eylül 1980’deki askeri
darbe, kimilerince kargaşadan,
çatışmalardan kurtuluş gibi
algılanır. Ne ki 12 Eylül
darbesini yapan beş general,
darbeden kısa bir süre sonra
Atatürkçülük adına, laik öğretim
dizgesini sarsmaktan, Atatürk
kurumlarını kapatmaya dek uzanacak
akla, hukuka, bilime bir yığın
uygulama yapar. Bunlardan biri de
Atatürk’ün kurduğu Türk Tarih ve
Dil Kurumlarına yönelik olandır.
12
Eylül 1980 Cuma günü yönetime el
koyan, TBMM’yi dağıtan darbeciler,
aynı gün bütün dernekleri kapatır.
Kapatılan dernekler arasında Türk
Dil Kurumu da bulunmaktadır. 12
Eylül günü, saat 13.00’e dek
sokağa çıkma yasağı olmasına
karşın, TDK’nin yöneticileri,
çalışanları, Ankara’da bulunan
kimi üyeleri kuruma gelmiştir;
kimse içeri giremez, telaşlı
kalabalık kapı önünde beklemeye
başlar. TDK Başkanı Prof. Dr.
Şerafettin Turan’ın öncülüğündeki
yönetim kurulunun çabalarıyla,
saat 15.00’e doğru TDK’nin kapısı
açılır. 12 Eylülcüler, üç yıl
sonra sahnelenecek olan bir oyunun
provasını o sabah yapmıştır sanki.
Türk Dil Kurumu’na Olumsuz Bakış
Darbecilerin öncüsü Orgeneral
Kenan Evren’le dört generalden
oluşan Milli Güvenlik Kurulunun
üyelerini tek tek seçtiği Danışma
Meclisi, MGK’nin öngördüğü
kurallar içinde çalışırken öte
yandan yeni bir anayasa yapma
hazırlığı sürer. Türkiye
Cumhuriyeti yurttaşlarına geniş
bir özgürlük ortamı sunan 1961
Anayasasının ortadan kaldırılacağı
belli olmuştur. 1981’de, 1982
Anayasası hazırlanırken çok
tartışılan 134. madde,
darbecilerin kurumlara sıcak
bakmadığını ortaya koyar.
Kenan Evren yurt gezilerinde
TDK’nin Türk askerini küçülten bir
şaire ödül verdiğini açıklar. Sözü
edilen Şair Yaşar Miraç, ödül
aldığı kitap da Trabzonlu
Delikanlı’dır. Miraç’ın bütün
kitapları, şiirleri didiklenmeye,
suç aranmaya başlanır. Aynı
günlerde karşıdevrimci kişi ve
kurumlar TDK’ye yönelik
saldırıları yoğunlaştırırlar. Bir
vakfın (SİSAV’ın) koruması
altındaki kimi yazarlar (sonran bu
kişilerin kimisi resmi TDK
yönetimine atanacaktır), Tercüman
gazetesinde TDK’ye, Dil Devrimine
ve devrimi savunanlara bilim dışı
savlarla türlü suçlamalarda
bulunurlar.
1981’in ilk aylarında basında
Atatürk kurumlarına ilişkin
haberler sıklaşır. Milli Eğitim
Bakanlığı’nın hazırladığı bir
taslakla “Türk Bilimler Akademisi”
kurulacağı, bu akademi içine Türk
Tarih ve Dil Kurumlarının da
alınacağı, kurumların
tüzüklerinin, üyeliklerinin,
organlarının ortadan
kaldırılacağı, malvarlıklarına el
konulacağı yazılır. Bunun üzerine
Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr.
Şerafettin Turan, Yönetim Kurulu
adına Devlet Başkanı Kenan Evren’e
29 Nisan 1981’de bir mektup
gönderir; tepkilerini, uyarılarını
bildirir.
Nedendir bilinmez, “Türk Bilimleri
Akademisi” kurmaktan o günlerde
vazgeçilir; belli ki başka bir yol
düşünülmektedir.
Kurumları Kapatmak İçin İlk Adım
Atatürk’ün kurumlarını kapatma
tasarılarının çok önceden
yapıldığı bellidir. Türk Tarih ve
Dil Kurumlarını kapatacak ilk adım
29 Aralık 1981’de atılır.
T.
İş Bankasının kurucularından olan
Atatürk’ün bu bankadaki kurucu pay
oranı %27,57’dir. 1980’e gelene
dek banka sermaye artırdığında
bile bu oran korunmuştur.
Atatürk’ün vasiyetnamesi gereği bu
pay CHP’nin koruyuculuğundadır.
1981’de bütün partiler gibi CHP de
kapatılır; Milli Güvenlik
Konseyince Atatürk’ün pay
belgitleri iyeliğinin hazineye
geçtiği hükmü getirilir ve
işlemlerin Devlet Başkanlığı Genel
Sekreterliğince yürütüleceği
belirtilir. Çok geçmeden İş
Bankası 29 Aralık 1981’de sermaye
artırımına gider; sermaye 40
milyondan 30 milyara çıkarılır.
Atatürk paylarının oranı da
%27’57’den %0,9’a düşürülür.
Dahası TDK’nin bütün başvurularına
karşın, kurucu paylarından
yararlanma hakkı tanınmaz. TDK,
yine de olanaklarını zorlayarak
“B” tipi paylardan 100 milyonluk
belgit satın alır. Ancak TDK’nin
bankanın yıllık kârından alacağı
pay, çalışmaları aksatacak ölçüde
azalır.
İktidara gelir gelmez TDK’nin
ödeneğini kesen Demokrat Partinin
yaptığı gibi bir uygulamadır bu.
Atatürk kurumlarını parasız
bırakarak çalışamaz duruma
getirmek, kapatma girişimlerinin
ilk adımı olur.
TDK’yi Kapatmak İçin İkinci Adım:
Devlet Başkanı Evren,
TDK’yi Denetime Alıyor
Mart 1982’de Devlet Başkanı Kenan
Evren’in isteğiyle Devlet
Denetleme Kurulu, Türk Dil
Kurumu’nu denetlemeye gelir. Bu
denetimin amaçlı olduğu, kurumu
suçlamaya yönelik kanıt arandığı
bellidir. Çünkü dernek yapısındaki
TDK, zaten her zaman olağan
denetimlerden geçmiş, hem amacına
uygun çalışmalarının, hem de
parasının hesabını vermiştir.
Devlet Denetleme Kurulunun, Devlet
Başkanı Kenan Evren’e sunduğu 19
Nisan 1982 günlü yazanağını,
Başkan Sabri Tazavar ile Şemsi
İyiol, N. İlhan Aka, Yıldırım
Özdamar, Alaeddin Karaman ve Dr.
İhsan Kuntbay adlı üyeler
imzalamıştır.
Kurulun 24 sayılı kararını içeren
sayfalar dolusu yazanakta
“Denetleme Dayanağı; Milli
Güvenlik Konseyi Genel
Sekreterliğinin 11 Mart 1982 gün
ve 061-195-82/6 sayılı yazısı ile
intikal eden Sayın Devlet
Başkanının emri”dir
denilmektedir. “Denetimin Amacı
ve Kapsamı” da “Türk Dil
Kurumunun idari ve mali yönden
inceleme ve denetlenmesi
yapılarak, bu kurumun son durumunu
tespit etmektir.”
İçişleri Bakanlığınca oluşturulan
“Denetleme Heyeti”nde bulunan
Başkan Mülkiye Başmüşavir
Müfettişi Muhittin Keskin; üyeler
Mülkiye Müşavir Müfettişi M. Yücel
Özbilgin, Maliye Müfettişi İbrahim
Berberoğlu, MEB Başmüfettişi
Cevdet Cengiz, Kültür ve Turizm
Bakanlığı Müfettişi Halit Bozkurt,
19 Mart 1982 sabahı Türk Dil
Kurumu’na gelirler. TDK Genel
Yazmanı Cahit Külebi, kurumdaki
her koldan bir iki kişiyi
çağırarak denetçilere yardımcı
olmalarını söyler. İlk günün ilk
saatinde denetçilerle TDK’lilerin
birbirine bakışı karşılıklı birçok
duyguyu yansıtmaktadır. Bu sırada
“heyet”le gelen biri, TDK
görevlilerinden birine,
“Bizleri, ilgili dairelere götürün
ve belgeleri, dosyaları hemen
hazırlayın” der. Denetçi sesinin
tonunu ve rengini iyi
ayarlayamamıştır. Genel Yazman
Külebi araya girer ve bir kahkaha
attıktan sonra içinden geldiği
gibi konuşur:
“Paşa paşa, galiba gözünüze pek
ufak tefek göründüler. Onların
hepsi alanının uzmanıdır; TDK’nin
Genel Yazmanı olarak ben onlara
emredemem, ancak rica ederim.”
Böylece 20 gün sürecek denetim
başlar. İlk günler denetçiler
tedirgin, kurum çalışanları
değildir. Çünkü denetçilere hangi
bilgi, kaç yıl önceki dosya
gerekiyorsa hepsi düzenli olarak
ve anında sunulmaktadır. Son
günlerde denetçilerle TDK’liler
arasındaki buzlar erir gibi
olmuştur; her iki taraf da yapılan
işin ne anlama geldiğini
bilmektedir. Denetçilerin
deyişiyle başka bir yerde (bir
devlet dairesinde) olsa, belki de
bir yıl sürecek bu denetim kısa
sürede tamamlanmıştır. Denetim
bittiğinde denetçilerden birinin o
dönemde çok ünlü olan Tuna
Pastanesinden getirdiği kuru pasta
eşliğinde son çaylar içilir.
Hoşlanmasa da herkes kendi
görevini, görevinin çizdiği
sınırlar içinde yapmıştır.
Denetleme Sonucu
“Devlet Başkanlığı Devlet
Denetleme Kurulu”nun 19 Nisan 1982
günlü, 24 sayılı kararıyla denetim
yazanağı Devlet Başkanı Kenan
Evren’e sunulur. Yazanağın 2.
maddesinde şöyle denilmektedir:
“İnceleme ve denetleme başlamadan
önce Devlet Denetleme Kurulu üyesi
sıfatıyla Sabri Tazavar, İçişleri
Bakanını ziyaret etmiş ve müşterek
bir inceleme ve denetlemenin nasıl
yapılacağı ve uygulanacak
yöntemler, hazırlanacak raporlar
ve ne şekilde arz edilecekleri
hususunda görüş birliğine
varılmıştır.”
Denetleme Kuruluna göre durum
ciddidir, ön hazırlık olarak
TDK’nin 1932- 1979 yıllarına
ilişkin tüzükleri ile 1976-1980
arasındaki etkinlikleri,
kurultaylarıyla ilgili yazanaklar
ve başka ilgili “doküman”lar
incelemeye alınmıştır. Denetçiler,
TDK tüzükleri üstünde epeyce
oyalanmışlardır; çünkü o dönemde
TDK’ye yönelik en büyük
eleştirilerden biri 1964 tüzüğüne
konan “devrimci bir bilim
derneği” açıklamasıdır.
Karşıdevrimciler, bu açıklamaya
dayanarak TDK’nin siyasallığını,
birtakım hükümetler ve partilerle
yakınlaştığını öne sürmüşken;
denetçiler, “devrimci” sözünün
“inkılapçı” anlamında
kullanıldığını belirtmiş, “Bu
müddet içinde değişik siyasi
partilerin ve hükümetlerin, Türk
Dil Kurumu tüzüğü ‘kuruluş ve
amaç’ maddelerinde bir etkisi
olmadığı kanaatı hasıl
olmamaktadır” demişlerdir.
Böylece yaygın suçlamalardan biri
boşa çıkmıştır.
Denetçiler, sanki yürürlükte bir
Dernekler Yasası yokmuş gibi,
kurumun şimdiye dek yalnızca “hesap
denetimine tabi tutulduğunu”,
ilk kez “her yönü” ile
denetlendiğini söylemişlerdir.
Ancak yaptıkları “mali denetim”de
de her şey “saydam”dır;
belgelenmemiş gelir-gider ve
yolsuzluğun kendisi değil
söylentisi bile yoktur; vergiler
zamanında ve düzenli ödenmiştir.
TDK, 12 Mart (1971) döneminde de
böylesi bir denetimden geçmiştir,
bu ikincidir; kurum yönetimi de ne
devlet denetiminden, ne de kendi
üyelerinin denetiminden
kaçınmıştır. Kurultaylarda
oluşturulan yarkurullar üç gün
boyunca, titizlikle hem bilimsel
çalışmaları, hem de ekonomik
durumu incelemeye almıştır. Bu
nedenle Devlet Başkanının istediği
denetim de TDK’de olağan
karşılanmış, denetçilerden zaten
açıkta olan bilgilerin hiçbiri
esirgenmemiştir.
Denetçiler ne tüzüğe, ne yasalara
aykırı hiçbir şey bulamayınca ve
kurumun Atatürk kalıtını ve
tüzükte belirtilen amacı kötüye
kullandığına ilişkin kanıt elde
edemeyince, denetime gelmeden önce
İçişleri Bakanlığı ile yaptıkları
uzun çalışmalar sonucu edindikleri
önyargıyla, TDK karşıtlarının
yıllardır öne sürdükleri savları
da unutmadıklarını gösteren bir
yazanak oluşturmuşlardır.
Denetçilerin Önyargılı “Gözlem ve
Değerlendirmeleri”
Denetim yazanağının “Gözlemler ve
Değerlendirmeler” bölümü
ilginçtir.
Yazanakta kurumun, Dernekler
Yasası ve tüzüğüne uygun olarak
iki yılda yapılan, hükümet
komiserlerinin de izlediği
kurultaylara katılan üye sayısı
üzerinde durulmuş, örneğin 1980
kurultayının “yarıdan pek az
farkla” toplandığı
“gözlenmiştir.”
12
Eylül 1980’i izleyen iki yıl
içinde her yerden binlerce kitabın
toplatıldığı, onlarca kitabın
yasaklanıp yakıldığı, onlarca
yazarın yargılandığı bir dönemde
denetçilerin bir başka ilginç
“gözlem”i ve “değerlendirme”si de
şudur. TDK deposunda niçin 608.
882 adet kitap bulunmaktadır?
Denetçilerde, “…basılan
kitapların bir araştırma ve
pazarlama çalışmaları yapılmadan
üretilmiş olduğu kanaat ve görüşü
hasıl olmuş”tur.
Denetçilerin “gözlem ve
değerlendirmeler”ine, TDK’nin
neredeyse 600 türde yayını olduğu,
terim sözcükleri 102 ayrı dalda
basıldığı, örneğin Sözcük Türleri
gibi bir kitabın bile ilk
baskısının 25 bin olduğu ve
kitabın kısa sürede tükendiği
yansımamıştır. Ayrıca denetçiler,
Yazım Kılavuzu ve Türkçe Sözlüğün
çok sattığını, baskı maliyetini
düşürmek için bu iki kitabın
özellikle çok basıldığını
anlamamakta direnmişlerdir.
Yazanaktaki “gözlem ve
değerlendirmeler”in 3. maddesi ise
Devlet Başkanı Kenan Evren’in yurt
gezilerinde dillendirdiği konudur:
Ödüller. Ancak denetçiler, bilerek
ya da bilmeyerek kullandıkları
dille, TDK’nin eleştiriye değil, “çeşitli
saldırılara uğradığını” bir
resmi belgeye geçirmişlerdir:
“Ödüllerin dağıtımında Türk
Dil Kurumu’nun çeşitli saldırılara
neden olmasına yol açacak
tercihlerin yapılmasını önleyecek
önlemler alınmadığı, dilin doğru
ve güzel kullanımı yanında ulusal
bütünlüğü zedeleme kuşkusu
uyandıracak düşünce ve duygulara
yer veren yapıtların değerlendirme
dışı tutulmasına özen
gösterilmediği gözlenmiş
bulunmaktadır.”
Üstü kapalı olarak “solcu” bilinen
kişilerin ödül başvurularının
niçin kabul edildiği
belirtilmektedir.
Yazanağın 4. maddesinde ise dil
altındaki bakla açığa çıkmaktadır.
“1976’dan beri 35 kişilik
Yönetim Kuruluna gizli oyla
seçilen üyelerin 28’i aynı
şahıslardan oluşmaktadır. Türk Dil
Kurumu’nun her türlü çalışmasını
düzenleyen ve çalışma kollarını
kuran bu kurulda dikkati çeken
husus, Yönetim Kurulunun %80’lik
kadrosunun bir nevi daimi
üyelerden oluşması ve yönetime tam
bir hâkimiyet sağlamış
olmalarıdır. Çünkü bu kurul
Yürütme Kurulu ile Seçiciler
Kurulunu kendi üyeleri arasından
seçmekte, dolayısıyla kurumun
bütün faaliyetleri kendi
görüşlerine göre bir nevi tekel
olarak yönetmektedirler. Bu durum,
kurum aleyhine çeşitli
spekülasyonlara sebebiyet
verebilmektedir.”
“Gözlem ve Değerlendirmeler”in 5.
maddesi de kurum karşıtlarının
yıllardır dilinden düşmeyen bir
savdır; ancak denetçiler, Demokrat
Partinin Milli Eğitim Bakanı
Tevfik İleri’nin kurum
başkanlığını istemediğine ilişkin
yazılı-sözlü tüm açıklamalar, tüm
belgeler önlerine konmasına
karşın, kendilerine verilen görev
doğrultusunda, çelişkilerle dolu
şu satırları yazmışlardır:
“…1951 yılına kadar değişik
sıfatlarla kurumda görev yapan ve
devletin en üst kademelerinde
bulunan Cumhurbaşkanı, TBMM
Başkanı, Başbakan, Genelkurmay
Başkanı, Kültür ve Milli Eğitim
Bakanlarının kurum ile
ilişkilerinin kesildiği ve kurumun
Dernekler Kanunu esasları
gereğince kamu yararına çalışan
bir dernek haline dönüştürüldüğü
gözlenmiş bulunmaktadır.”
TDK’nin kamu yararına çalışan
derneklerden sayılmasının tarihi
1940’tır ve bu dönemde kurumun
devlet kurumlarıyla
cumhurbaşkanından bakanlıklara
uzanan çok verimli ilişkileri
olmuştur.
Yazanağın 6. maddesi ise,
“Kurumun mali işleri ve hesapları
genellikle düzenli bir şekilde
yürütülmektedir” diye
bitirilmeden önce, bazı günler
kasada fazla para olduğu, alındı
belgelerinin kimi kez yanlış
kullanıldığı uyarısı yapılmıştır.
Ne ki bu uyarılar da yerinde
değildir; çünkü kitaplarını kendi
yapısı içinde de satan TDK’de
bankaların kapandığı saatte
alışveriş olabilmekte, ama
bunların kayıtları yasal kurallara
göre tutulmaktaydı.
Sağ iktidarların ve
kurum karşıtlarının zaman zaman
dillendirdikleri bir istekleri
vardır: Türkiye İş Bankası sık sık
sermaye artırmasına giderse bu
bankadaki Atatürk hisselerinin
azalması, giderek eritilmesi…
Denetçiler, “Gözlem ve
Değerlendirmeler”inin 7.
maddesinde biraz karışık bir
anlatımla da olsa, aslında TDK’nin
geleceği için kaygılarını dile
getirmişlerdir:
“Kurumun en büyük gelir kaynağı
olan Atatürk vasiyetnamesinin
(%27,5); kurumun yegâne dayanağı
olduğu ve Türk Tarih Kurumu
gibi yan gelir sağlayan diğer
bir kuruluşu da olmadığı
düşünüldüğünden, Türkiye İş
Bankasının sermayesi 30 milyar TL.na
yükseltildikten sonra durumun ne
olacağı konusu şimdiden ele
alınmalıdır.
Bu oranın 30 milyarlık
sermaye içinde de korunması bir
esasa bağlanmadığı takdirde
Atatürk’ün vasiyeti de statüsünü
muhafaza edemeyeceği gibi, kurumun
da gelecekte mali sıkıntılara
düşerek görevini yapamaz bir
duruma düşmemesi için bu sorunun
en kısa zamanda halledilmesi uygun
olacaktır.”
Org. Necdet Üruğ’un
Demokratik Önerisi
Denetim
yazanağının dördüncü bölümünde “öneriler”
yer almaktadır. Milli Güvenlik
Konseyi Genel Sekreteri Org.
Necdet Üruğ’un, Türk Dil Kurumu’na
gönderdiği 7 Temmuz 1982 günlü,
060637-82/6 sayılı ve “Türk Dil
Kurumunda alınacak tedbirler”
konulu yazısı, yazanağın önerileri
üstüne kurulmuştur. Ne ki Org.
Üruğ’un yazısında bu öneriler,
öneri değil, “aksaklıklar” diye
anılmaktadır.
Kurultayların daha çok
üyenin katılımıyla yapılması;
basılan kitapların iyi
pazarlanması ve tanıtılması; ödül
seçici kurallarının ve ödül
verilecek yapıtların iyi
belirlenmesi; (denetçilerin mali
işlerin düzenli olduğunu
belirtmesine karşın) kurumun mali
işlemleri ve hesaplarının
noksansız yapılabilmesi için
gerekli titizliğin gösterilmesi…
Org. Üruğ’un yazısında
Atatürk’ün İş Bankasındaki pay
oranı hiç yer almazken, yazıdaki
“en demokratik” öneri de şuydu:
“Yönetim Kurulu üyeliklerine aynı
üyelerin devamlı olarak
seçilmesini önleyici ve diğer
üyelere de seçilebilme imkânı
sağlayıcı şekilde kurum tüzüğünde
gerekli değişikliklerin
yapılması.”
Org. Üruğ, kimi aksaklıkların
giderilmesinde Devlet Başkanlığı
Genel Sekreterliğinin kuruma her
türlü yardım ve desteği vereceğini
belirttikten sonra yazısını şöyle
bitirmektedir:
“Ulu Önder ATATÜRK’ÜN kurduğu ve
yaşattığı bu kurumda yukarıda
belirtilen aksaklıkların süratle
giderilmesini ve bu maksatla
yapılacak işlerin 3’er aylık
periyodik raporlar halinde Devlet
Başkanlığı Genel Sekreterliğine
gönderilmesini rica ederim.”
Denetim Sıkılaştırılıyor
Görüldüğü gibi Devlet Denetleme
Kurulunun denetiminden Türk Dil
Kurumu’nun kapatılmasına gerekçe
olabilecek somut veriler elde
edilememişti. Ancak Milli Güvenlik
Konseyi Genel Sekreteri Orgeneral
Necdet Üruğ’un imzaladığı yazı,
Devlet Başkanlığının Türk Tarih
ve Dil Kurumlarından elini
çekmeyeceğini gösteriyordu. 12
Eylülcüler, kurumları ortadan
kaldırma kararını çoktan
vermişlerdi. Hukukçuların,
aydınların bütün tepkisine karşın
1982 Anayasasına 134. maddeyi
koymuşlardı:
“Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke
ve inkılaplarını, Türk kültürünü,
Türk tarihini ve Türk dilini
bilimsel yoldan araştırmak,
tanıtmak ve yaymak ve yayınlar
yapmak amacıyla; Atatürk’ün manevi
himayelerinde, Cumhurbaşkanının
gözetim ve desteğinde,
Başbakanlığa bağlı; Atatürk
Araştırma Merkezi, Türk Dil
Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve
Atatürk Kültür Merkezinden oluşan,
kamu tüzelkişiliğine sahip
‘Atatürk Kültür Dil ve Tarih
Yüksek Kurumu’ kurulur.
Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih
Kurumu için Atatürk’ün
vasiyetnamesinde belirtilen
menfaatler saklı olup kendilerine
tahsis edilir.
Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek
Kurumunun; kuruluşu, organları,
çalışma usulleri ve özlük işleri
ile kuruluşuna dahil kurumlar
üzerindeki yetkileri kanunla
düzenlenir.”
Denetçiler, denetim sırasında
kurum çalışanlarına yaptıkları
işle, yönetici ve üyelerin
kimlikleri, yaşamlarıyla ilişkili
olarak tuzak sorular sormuş;
çalışanları “meşgul etmemek için”
dosyaları başka yerde incelemeyi
önermiş; ama başarılı
olamamışlardı. 82 Anayasasıyla
çıkılan yoldan dönülmeyeceği belli
olmuş, kurumları kapatma eylemi
için 82 Anayasası hazırlanırken
düğmeye basılmıştı. Ortada türlü
söylentiler dolaşırken, basında
kurumların yerine kurulacak bir
akademi için yasa taslağı
hazırlandığı haberi yer alır. Bu
haber üzerine TDK Başkanı Prof.
Dr. Şerafettin Turan bir basın
açıklaması yapar:
“Danışma Meclisi Başkanlığına
sunulduğu açıklanan yasa
önerisini, içeriği yönünden, bir
Dil ve Edebiyat Akademisi
kurulması ve Türk Dil Kurumu’nun
kapatılarak malvarlığının bu
akademiye aktarılması diye iki
bölüme ayırmak gerekir.
Bilindiği gibi ülkemizde bir dil
akademisi kurulması yolundaki
öneriler, hatta girişimler 130 yıl
geriye götürülebilir. Bu yolda
sürüp giden tartışmaları ve görüş
ayrılıklarını doğal karşılıyoruz.
Ancak 12 Temmuz 1982’de Atatürk
tarafından kuruluşunun 50.
yıldönümünü kutlama hazırlıkları
içinde bulunan Türk Dil Kurumu’nun
kapatılmasını, bir dil akademisi
kurma özlem ve girişimlerinin
dışında değerlendirmek gerekeceği
de kuşkusuzdur.
Bir dernek olan Türk Dil
Kurumu’nun Türkiye Cumhuriyeti
yasalarında belirtilen denetimlere
açık olduğu kadar, o yasaların
güvencesi altında bulunduğuna
inanıyoruz. Türk hukuk sisteminin,
özel yasalar yoluyla dernek
kurulmasını öngörmediği gibi, özel
bir yasa ile derneklerin
varlıklarına son vermeye de olanak
tanımadığı açıktır. Öte yandan
çalışmalarını Atatürk’ün kendi
vasiyetiyle saptadığı gelirle
sürdüren Türk Dil Kurumu’nun
kapatılmasının söz konusu gelirin
başka bir kuruluşa aktarılışının
miras hukukumuz yönünden ne denli
sakıncalar doğuracağı uzman ve
yansız hukukçularımızca ortaya
konmuş bulunmaktadır.
Böyle bir akademi kurarken
Atatürk’ün 1 Kasım 1936 günlü
TBMM’yi açış konuşmasında, “Türk
Tarih Kurumu ile Türk Dil
Kurumu’nun ‘ulusal akademiler
halini almasını’ dileyen sözlerine
dayanmak isteyenlere, Atatürk’ün
bu konuşmasından sonra 740 gün
daha yaşadığını ve kurumların
akademiye dönüştürülmesi
düşüncesinden vazgeçerek 1937,
1938 Kasım başlarındaki TBMM
konuşmaları ile 26 Eylül Dil
Bayramlarında, kurumların
çalışmalarından övgü ile söz
ettiğini görmezlikten
gelmemelerini salık veririz.
Bunların yanı başında ulusça
‘Ebedi Şef’ diye andığımız Mustafa
Kemal Atatürk’ün vefatından
yalnızca 66 gün önce, 5 Eylül
1938’de kendi özgür davranışı ile
düzenlediği vasiyetnamesinde,
kurucusu olduğu iki kurumun resmi
birer akademiye dönüştürülmesinden
hiç söz etmeksizin ve hiçbir koşul
koymaksızın, İş Bankasındaki
parasının yıllık gelirinden ‘Türk
Tarih ve Dil Kurumlarına yarı
yarıya pay verilmesini’ dilemesi,
acaba onun son özlemi ve uyulması,
uygulanması gereken son kararı
değil midir?”
TDK üyelerince seçilmiş son Başkan
Prof. Turan’ın 28 Mayıs 1982 günlü
açıklamasından sonra olaylar daha
hızlı akmaya başlar. Dönemin
Tercüman gazetesinde kurumun
kapatılması için kampanya bütün
hızıyla sürmektedir. MGK üyesi
Org. Tahsin Şahinkaya tarafından
hazırlandığı söylenen taslakla
ilgili bilgiler somutlaşmaya
başlar.
“Karargâh Emri” Değiştirilemez
TDK yönetimi MGK Genel
Sekreterliğinden bir çağrı alır;
17 Kasım 1982 günü, “Atatürk
Kültür Dil ve Tarih Yüksek
Kurumu”nun kurulmasıyla ilgili
olarak “İhtisas Komisyonları Daire
Başkanlığı”nda bulunmaları
istenir. Sonra bu toplantının 15
Aralık 1982’ye ertelendiği
bildirilir.
15
Aralık 1982’de TDK Başkanı Prof.
Dr. Şerafettin Turan ile TDK Genel
Yazmanı Cahit Külebi toplantıya
gider. Türk Tarih Kurumu’nu da
Başkan Prof. Dr. Sedat Alp ile
Genel Sekreter Prof. Dr. Ekrem
Akurgal ve Amiral Fahri Çoker
temsil eder.
Toplantıya başkanlık yapan MGK
Genel Sekreterlik Koordinatörü
Tümgeneral Suat Eren, kurumların
kendileriyle görüşme isteğini
yerine getirdiklerini söyledikten
sonra, hepsine birer taslak verir
ve bu taslağı eleştirme,
değiştirme yetkileri olmadığını
belirtir. Kurumlardan gelen
yöneticiler bu taslağı yetkili
kurullarına götürmek ister; Tümg.
Eren, bunun da olanaksız olduğunu
söyler ve taslağı kamuoyuna
açıklama yetkilerinin olmadığını
da sözlerine ekler. General,
kurumların yöneticilerinin tüm
karşı çıkışlarını, “Bu karargâh
emridir!” diyerek önler.
Prof. Turan ile Külebi, her şeye
karşın, Atatürk kurumlarının
dernek yapısının
değiştirilemeyeceğini, bu
girişimin tarihsel bir yanlış
olduğunu, bu yanlışın yaşama
geçmesine “hizmet
etmeyeceklerini”, bu durumu ne
kendilerinin, ne yetkili
kurullarının, ne de toplum
vicdanının, hiçbir biçimde
onaylamayacağını dile getirirler.
Toplantı, buz gibi soğuk bir hava
içinde sürmektedir. Bunun üzerine
Tümg. Eren, yazılı yanıt ister,
toplantıya ara verilir. TDK
Başkanı ile Genel Yazmanı, hemen
Yürütme Kurulu ve hukukçularla bir
toplantı yapar, MGK Genel
Sekreterliği İhtisas
Komisyonlarında aynı gün yapılan
toplantıya şu yanıtla giderler:
“Milli Güvenlik Konseyi Genel
Sekreterliğine,
(…) Türkiye Cumhuriyeti
Anayasasının 134. maddesinin
öngördüğü ‘Atatürk Kültür, Dil ve
Tarih Yüksek Kurumu’nun
oluşturulmasına ilişkin taslak,
bizzat 134. maddeye aykırıdır.
Taslağın, örgütlenmeye ilişkin
maddeleri ile özellikle Türk Dil
Kurumu’na ayrılan 14.-18.
maddeleri bu aykırılığın somut
belirtileridir.
Anayasanın 134. maddesinin 1.
fıkrasında Türk Dil Kurumu’nun
özel hukuka dayanan varlığı
açıklıkla korunmakta, özellikle
yeni kuruluşun Türk Dil Kurumu’nu
da içine alarak oluşacağı
vurgulanmaktadır. Anılan maddenin
2. fıkrası, ‘Atatürk’ün
vasiyetnamesinde belirtilen mali
menfaatlerin saklı olduğu’nu ve
‘kendilerine tahsis edileceğini’
bildirirken yaşayan, yaşamını
sürdüren bir hukuksal varlığa
tahsisin yapılacağını söylemekte,
‘kendilerine’ sözcüğüyle bu
tüzelkişiliğin vazgeçilmez,
yıkılmaz, kaldırılamaz olduğunu
anlatmaktadır.
Maddenin 3. fırkasının yeni
kurumun ‘kuruluşuna dahil kurumlar
üzerindeki yetkileri…’ne değinmesi
de kurumumuzun varlığını
sürdürmesinin engellenemeyeceği
zorunluluğunu getirmektedir. Bu
varlık ve yaşam özel hukukun
getirdiği bağımsız yapıyı
açıklamaktadır. Yeni kurum, ancak
gözetim, denetim yetkisini
taşıyabilir. Türk Dil Kurumu’nun
yeni kuruluş içinde bugünkü durumu
ile yer almasını sağlayacak
biçimde düzenleme yapılmaması
gerekir. Aksine bir uygulama ise,
Atatürk’ün amacından temel hukuk
ilkelerine kadar büyük terslikler
taşır.
Türk Dil Kurumu, yürürlükteki
yasalara göre varlığını sürdüren,
Atatürk’ün ilkelerine özenle bağlı
olarak çalışan, işlemlerinin tümü
yasal olan hukuksal bir varlıktır.
Bu varlığı ‘ismi var, cismi yok’
duruma getiren taslak, hukuka
aykırı niteliği ile ölü doğar.
Bundan kaçınılması anayasa
koyucunun amacına da uygun düşer.
Federatif bir yapısı olacak yeni
kurumun gözetim ve denetim yetkisi
kamu hukuku-özel hukuk tüzelkişisi
karmaşasına ve sakıncalarına
gitmeden sağlanabilir. Kaldı ki
Türk Dil Kurumu’nun hizmet
alanının özellikleri gözetilerek
özel hukuk tüzelkişisi olarak
çalışmasının büyük ve sayısız
yararları vardır.
Sonuç:
a)
Hazırlanan taslak, yukarıda
belirtilen nedenlerle Anayasanın
134. maddesiyle de varlığı kabul
edilen Türk Dil Kurumu’nu özel
hukuk tüzelkişisi olarak ortadan
kaldırmakta ve kurumun mallarına
el koymak anlamına gelen bu
uygulama, 134. maddeye aykırı
olduğu gibi, genel hukuk
ilkelerine de ters düşmektedir.
b)
Tasarıda oluşturulan ‘Yüksek
Kurum’un örgütlenme biçimiyle
çalışma ilke ve yöntemleri de 134.
maddede saptanan amaçları
gerçekleştirici nitelikte olmayıp
ileride giderilmesi güçleşecek
birtakım sakıncalar doğuracaktır.
Tasarıdaki Yüksek Kurula gerek
olmayıp onun yerine bağlı olan
kuruluşların temsilcilerinden
oluşan bir Genel Yönetim Kurulu
yeterli ve amaca daha uygun olur.
c)
Bu itibarla kurumun kuruluş ve
çalışma düzeninin aksatılmasından
sakınılarak 134. maddede
belirtildiği üzere Atatürk’ün
manevi himayelerinde,
Cumhurbaşkanının gözetim ve
desteğinde, Başbakanlığa bağlı ve
kamu tüzelkişiliğine sahip bir
kuruluş olarak varlığımızın
korunmasının yerinde olacağı görüş
ve dileğinde bulunduğumuzu
saygılarımla arz ederim. Ş.
Turan/ TDK Başkanı”
Türk Tarih Kurumu’nun yöneticileri
de TDK’ninkine benzer görüşlerle
MGK’ye gelirler. Tümg. Suat Eren,
yazılı yanıtlardan hoşnut
olmadığını, kurumlardan yapıcı
görüş beklediklerini söyleyerek
dile getirir. İki kurumun
yanıtları okunur, taslak üzerinde
madde madde durulur, bu kez
maddeler üzerinde yazılı görüş
istenir. Aslında yapılan toplantı
da kurumlardan yazılı görüş
istemek de oyalama taktiğinden
başka bir şey değildir. MGK Genel
Sekreterliğinde, “karargâh emri”
havası ve kararlılığı sürmektedir.
TDK Yönetim Kurulu, MGK Genel
Sekreterliğine 22 Aralık 1982’de
şu yazıyı gönderir:
“(…) Türk Dil Kurumu tüzüğü ile
saptanan kuruluş, amaç, görev ve
çalışma yöntemi maddelerindeki
esaslar saklı kalmak ve
Başbakanlık katına bağlanmak
görüşü dışında; Genel Kurulumuzun
(kurultayımızın) görüş ve kararını
almadan, kurumun tüzel varlığın ve
geleceğini etkileyen böyle bir
konuda, taslak çerçevesinde bir
düzenleme yapmanın tarihi
sorumluluğu önünde ayrıca bir
görüş sunamayışımızın
bağışlanmasını yüksek
takdirlerinize saygıyla arz
ederim.
Prof. Dr. Şerafettin Turan/ TDK
Başkanı”
Org.
Tahsin Şahinkaya’nın Yasa Taslağı
Bu
ikinci yazıdan sonra TDK yönetimi
ile Milli Güvenlik Konseyi
arasında ne yazışma, ne görüşme
olur. Görüşme, yazışma girişimleri
hep karşılıksız kalır. Kurumların
yönetimleri yok sayılmaktadır.
“Karargâh emri” uygulamaya
konmuştur artık. Çünkü kendini
TBMM’nin, yargı organlarının
üstünde gören MGK, Atatürk’ün
kurumlarından hiç beklemediği bir
tepki almıştır. Ancak Atatürk
kurumlarının dernek yapısının
bozularak Anayasada anılan
“Atatürk Kültür Dil ve Tarih
Yüksek Kurumu” adlı devlet kurumu
içine alınacağı da belli olmuştur.
Çok ilginçtir, bu sırada kurumları
kapatacak yasa taslağının Danışma
Meclisine verilip verilmediğini
kimse bilmez, kimse taslağa
ilişkin bilgi edinemezken Tercüman
gazetesindeki günler önce verilen
bilgilerle “karargâh”ın tavrı ve
tutumu harfi harfine
örtüşmektedir. Dahası Tercüman’ın
önceden verdiği bilgilere,
Şahinkaya’nın taslağında da
rastlanacaktır.
10
Ocak 1983 günlü Cumhuriyet
gazetesi, Org. Tahsin
Şahinkaya’nın yasa taslağını
Danışma Meclisine verdiğini
duyurur. 11 Ocak 1983 günlü
Tercüman’ın başlığı şöyledir: “Türk
Dil Kurumu Başbakanlığa Bağlanıyor.”
15
Ocak 1983 günlü Yönetim Kuruluna
olup bitenleri anlatan Genel
Yazman Cahit Külebi sözlerini
bitirirken gözyaşlarını
tutamamıştır:
“Bu koşullar içinde Atatürk
yolunda, onun buyrukları gereğince
dilimize ve ulusal ekinimize
hizmete çaba gösteren bizler için,
önümüzdeki günler belki de acı
olacaktır.”
Türk Tarih ve Dil Kurumları,
Atatürk’ün vasiyetnamesinin
koruyucusu olan Cumhuriyet Halk
Partisinin kapatılmasından sonra,
İş Bankasının vasiyetname gereği
kendilerine ödemesi gereken parayı
alabilmek için de epeyce çaba
harcamışlardır. 5 Nisan 1982’de
MGK Genel Sekreteri Necdet Üruğ,
bankaya paranın ödenmesi için
buyruk vermiş, aynı gün bu durum
TDK’ye bildirilmiştir. Ancak banka
sermaye artırdığı için kurumlara
ödenecek para da küçülmüştür.
Kurumlar her yönden kuşatılmış
durumdadır.
Devlet Başkanı Org. Kenan Evren,
26 Eylül 1981’deki 49. Dil
Bayramına gönderdiği iletide,
“(…) Yüce Atatürk’ün dilimizin
yabancı diller boyunduruğundan
kurtarılması için amacıyla kurduğu
Türk Dil Kurumu’nun bu hizmeti
yerine getirirken nesiller
arasında kopukluk yaratmamaya ve
herkesin anlayabileceği ortak
bir dilin kullanılması yolunda
çaba gösterileceğine inanıyoruz”
diyerek nedense karşıdevrimcilerin
yıllardır savunduğu “nesiller
arasında kopukluk yaratmak” savını
vurgulamış, bu arada yurt
gezilerinde kurumu dil ayrılığı
yaratmakla suçlamış, dahası yeni
sözcüklerin kullanıldığı kitapları
anlamadığını, bu nedenle bazı
kitapların İngilizcesini okuduğunu
söylemiştir. Bu arada sağ basın,
özellikle Tercüman gazetesi Türk
Dil Kurumu’na desteksiz,
dayanaksız saldırmayı
sürdürmektedir. Tasarlanan oyun,
aşama aşama sahneye konmaktadır.
Atatürk Kurumları Kapatılıyor
12
Eylülcüler, dernek yapısındaki
Türk Dil Kurumu’nu, hiçbir yargı
kararı olmadan, Atatürk’ün
kalıtını görmezden gelerek, bir
devlet dairesine dönüştürmeye
kararlıydı. Hukukçulara göre bu
eylem, eski dille, “gasp”tı.
Kurumun yapılarına, yapıtlarına,
adına “el koymak”tı. 12 Eylülcü
beş general, ulusçu tutucuların,
yarım yüzyıl çok isteyip de
yapamadığını yaparak ne denli
hızlı Atatürkçü olduklarını
gösteriyorlardı.
Org. Şahinkaya’nın yasa taslağı,
Danışma Meclisinin kimi üyelerince
heyecanla karşılandı; ancak bu
meclisteki Nermin Ertuş, Necip
Bilge, Remzi Banaz, Cahit Tutum,
Kamer Genç, Abdülbaki Cebeci,
Ertuğrul Alatlı, Fikri Devrimsel
gibi bir avuç üye, bu taslağın
yasalaşmaması için büyük çaba
harcamıştı. Bu üyeler taslağın
Anayasaya da Atatürk’ün
vasiyetnamesine de aykırı olduğunu
savundular. Ateşli tartışmalar
yaşandı, ama sonuç değişmedi.
Taslağın yasalaştığı gün sevinç
çığlığı atanların başını 12
Eylülden önce “devrim tarihi”ni
savunan, kısa zamanda “inkılapçı”
olan Prof. Dr. Hamza Eroğlu gibi
kişiler çekiyordu. Olağanüstü bir
dönemde, 1982 Anayasasının 134.
maddesine dayanarak çıkarılan 2876
Sayılı Yasa, 17 Ağustos 1983’te
Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe girdi. Böylece Uğur
Mumcu’nun dediği gibi “paşa
tasarrufları” ile bir yapı ortaya
çıktı.
Oluşturulan yüksek kurum içindeki
Türk Dil Kurumu’na, 1983
öncesindeki Türk Dil Kurumu ile
hesaplaşması bitmeyenler; Atatürk
ve Türk Devrimine açıkça
saldıramadığı için Türk Dil
Kurumu’nu hedef seçenler; bireysel
çıkarına göre bu kurumla bir
dargın bir barışık olmayı
yeğleyenler; bu kurumun
kapatılacağı belli olunca resmi
kurumdan yer kapmak için yön
değiştirenler atandı. 1950’den
1980’lere dek, sıklıkla devlet
desteği alarak Türk İslam
sentezini besleyip büyütenler,
verdikleri savaşın meyvesini 12
Eylülcüler eliyle toplamıştı.
Paşaların, kapatmak için
uğraştıkları Türk Dil Kurumu’nu
hiç tanımadıkları belliydi. Eşi
asker olan emekli Öğretmen Türkân
Erkin, “Cumhurbaşkanlığı Konseyi
Üyesi Tahsin Şahinkaya”yı
tanıyordu; generale bir mektup
yazdı; TDK’nin önemini ve
çalışmalarını anlattı. Atatürk’e
ve kurumlarına haksızlık
yapıldığını söyledi. 8 Mart
1984’te aldığı yanıt ilginçti:
“(...) Efendim, mektubunuzla
ilgili çok derin bir inceleme
yaptım, hatta 1950’li yıllara ait
dergi ve ilgili yazıları tetkik
ettim. Yazıların mahiyetleri
itibarıyla ne söylerseniz
haklısınız. Fakat bunlar tabii tam
manasıyla bilinemediği için,
mektubunuzda işaret edilen durum
içerisine düşülmüş oldu. Ancak çok
dikkatli olunacağını ve olunması
lazım geldiğini ilgililere ikaz
edildi. Bakalım zaman ne
gösterecek? İşaret etmiş olduğunuz
hususlarla ilgili hemfikiriz, öyle
ümit ediyorum ki arzuladığımız
neticelere muhakkak kavuşacağız.
İnşallah yanılmam.”
Atatürk’ün Türk Dil Kurumu Son
Toplantısını Yapıyor
Tahsin Şahinkaya’nın, aynı görüşte
olanların yanıldığını zaman
gösterecekti. Atatürk’ün kurduğu
Türk Dil Kurumu’nun 35 kişilik
Yönetim Kurulu, 3 Eylül 1983’te
son toplantısını yaptı. Bütün
yaşamını Dil Devrimine ve Türk Dil
Kurumu’na adayan Ömer Asım
Aksoy’un son toplantıdaki sözleri
çok anlamlıydı:
“Dil kurumu 51 yıllık başarılı
çalışmalarını tarihe emanet ederek
önümüzdeki ay yerini yeni
düzenlemeye bırakacak. Hakkındaki
kötüleyici sözler ve yazılar ne
olursa olsun, Dil Kurumunun
hizmetleri her zaman övgü ve saygı
ile anılacaktır.”
Ömer Asım Aksoy’un önerisiyle Türk
Dil Kurumu’nun 51 yıllık yaşamını,
çalışmalarını, kuruma emek
verenleri içeren bir kitap
hazırlandı. Ama bunu basılmasına
zaman kalmamıştı. Teksirle
çoğaltıldı: Türk Dil Kurumu’nun
51 Yılı.
1983’ün Dil Bayramı, devrimcilerin
kutladığı en buruk bayram oldu.
Dernek olan TDK’de çalışan
uzmanların, görevlilerin kimisi
yasa zoruyla memur olmayı kabul
etmeyip ayrıldı, kimisi
emekliliğini istedi, kimisi o
dönemdeki koşulları nedeniyle
ayrılamadı. Ayrılanlara Dil
Bayramında plaket sunuldu.
Kurumları kapatma isteği baş
gösterdiği andan başlayarak Nadir
Nadi, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu
başta olmak üzere onlarca hukukçu,
onlarca yazar, bilimci tepki
verdi. Nadir Nadi, 1960’larda
yayımladığı “Tuhaf Bir Tasarı”
adlı yazısını 1983’te yeniden
yayımlayınca, ilerlemiş yaşına
karşın hapse mahkûm edildi.
Kapatılan Türk Dil Kurumu’nun
üyelerinden kimisi Atatürk Kültür
Dil ve Tarih Yüksek Kurumu içine
alınan resmi Türk Dil Kurumu’na
koştu. Dün üyesi olmaktan onur
duydukları Türk Dil Kurumu’nu bir
kalemde silenler çıktı. Güneşe,
aya göre gün içinde birkaç kez yön
değiştirenler mutluydu. Solcuların
sığınağı bilinen bir kale,
olağanüstü bir dönemde
militarizmin gücüne yaslanarak
yıkılmıştı.
Atatürk’ün kurduğu Türk Dil
Kurumu’nun devrimci üyelerinin
çoğunluğu ise bu haksızlığı hiç
onaylamadı. Hiçbiri dik duruşunu
bozmadı.
------------------------------------------------------------------------------
Bu bilgiler
yakında Dil Derneği’nce
yayımlanacak olan, Prof. Dr
Şerafettin Turan- Sevgi Özel’in
birlikte hazırladığı
Türkçenin ve Dil Devriminin Öyküsü
adlı yapıttan aktarılmıştır.
Kâmile
İmer, Dilde Değişme ve Gelişme
Açısından Türk Dil Devrimi,
TDK, 1976, s. 36 ve ötesi.
|