Türk'ün
Manası
Türk adına çeşitli kaynak ve
araştırmalarda türlü manalar
verilmiştir. Çin kaynakları Tu-küe
(Türk)'ü miğfer olarak , İslam
kaynakları ise ses benzetmesine
dayanarak terkedilmiş,olgunlukçağı
ve benzeri manalar vererek yeni
anlamlar üretmiştir.
XIX. asırda A. Vambery'nin ilmi
izaha yakın olan fikrine göre ise
Türk kelimesi "TÜREMEK"ten
gelmektedir. Zira Gökalp bunu
"TÜRELİ" yani kanun ve nizam sahibi
olarak açıklamıştır.
Ancak Türk sözünün cins isim olarak
"GÜÇ-KUVVET" manasında olduğu,
buradaki Türk kelimesinin milletin
adı olan "Türk" kelimesi ile aynı
olduğu A.V. Le Coq tarafından ileri
sürülmüştür. Bu iddia Kök-Türk
kitabelerinin çözücüsü olan V.
Thomsen tarafından kabul
edilmiş,aynı iddia G. Nemeth'in
tetkikleri ile de ispat edilmiştir.
Ayrıca Türk kelimesinin cins isim
olarak "ALTAYLI" (Ceyhu ötesi
Turanlı) kavimlerini ifade etmek
üzere 420 yıllarına ait bir Pers
metninde,daha sonradan 515
hadiseleri dolayısıyla "Türk-Hun"(Kudretli-Hun)
tabirleride geçtiği bilinmektedir.
İran kaynaklarında Türk sözü "Güzel
İnsan" karşılığında kullanılırken,
XI. yy'da Kaşkarlı Mahmut "Türk
adının Türkler'e Tanrı tarafından
verildiğini "
belirterek,"Gençlik,kuvvet,kudret ve
olgunluk çağı" demek olduğunu bir
kez daha belirtmiştir. Tarihçiler
ise Türk kelimesinin
"Güçlü-Kuvvetli" anlamına geldiğini
kabul etmektedirler.
Türk isminin geldiği yer Hz. Nuh'a
dayanmaktadır. Hz. Nuh'un küçük
oğlunun (Yafes) en küçük çocuğu,
güçlü kuvvetli bir babayiğittir.
Bununla birlikte çalışmayı seven,
her türlü işi zor da olsa yapan,
ayrıca kabileyi tehlikelere karşı
koruyan bir gençtir. Bu gence isim
verme zamanı gelince yaptığı
işlerden ve korkusuz, güçlü
oluşundan dolayı kendisine Hz. Nuh
tarafından "Türk" ismi verilmiştir.
Böylece Türkler'in tarihi başlamış
olmaktadır.
"Hz. Muhammed( SAV) Miraç'a
yükseldiği sırada (Yerin yedi kat
üstüne çıkarken), her katta farklı
insanlar görmüş. İlk katta atları
üzerinde savaş hazırlığı yapan
atlılara rastlamış ve Cebrail'e
sormuş "Bunlar kimdir?"
Cebrail cevaplamış "Bunlar Türkler.
Allah'ın askerleri. Nerede bir
musubet olursa Allah askerlerini (Türkler'i)
onun başına musallat eder ve yok
eder" demiş.
Zaten Hz Muhammed (SAV) İstanbul'un
fethini bile önceden Türklere şu
sözlerle müjdelememiş midir.
""Kostantîniyye elbette fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır! Onu fetheden askerler ne güzel askerlerdir!"
(Ahmed bin Hanbel, Müsned; c.4, s.335)"
TÜRK ADININ KÖKENİ
Türk Milleti'nin tarihi neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir; Türkler binlerce yıldan beri tarih sahnesinde yer almaktadırlar. Bu durum, bilim adamlarının dikkatini çekmiş ve onları Türk kelimesinin kökenini araştırmaya yöneltmiştir. Türk adının kaynağını bulmak amacıyla yapılan araştırmaların sonuçlarına dayanarak çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Kimi uzmanlara göre, Türk adına ilk defa MÖ 14. yüzyılda "Tik" veya "Tikler" şeklinde rastlanılmıştır. Bazı uzmanlar ise bu adın MÖ 14. yy.dan önce de var olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Türkler'in binlerce senelik geçmişi göz önünde bulundurularak, Türk adının nereden geldiğine ilişkin birçok iddia ortaya atılmıştır.4
Türkler'in eski dönemlerine ilişkin bilgilerin kökeni çoğunlukla Çin tarihine dayanmaktadır. Çinli tarihçiler MÖ 2000-1000 yılları arasında ilk Türk hükümdarlarından bahsetmektedirler. Bununla birlikte, eski Çin kaynaklarındaki Türk hükümdarlarının ve devletlerinin adları Çince yazılıdır. Bunların Türkçe karşılıkları tam anlamıyla bilinmemektedir. Profesör Erol Güngör'ün deyişiyle, "Bizim atalarımız o çağda "Türk" adıyla anılmıyordu. "Türk" kelimesi bugün bir milletin adıdır ama atalarımız o zaman henüz bir millet halinde değildi. Boy ve aşiretler halinde yaşıyorlardı ve her aşiretin ayrı bir adı vardı."5
Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS 6. yüzyılda kurulan Göktürk milleti ile olmuştur. Orhun kitabelerinde yer alan "Türk" adı daha çok "Türük" şeklinde gösterilmiştir. Yani, Türk kelimesini ilk defa resmi olarak kullanan siyasi teşekkül Gök-Türk İmparatorluğu olmuştur. Göktürkler'in ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken, daha sonra Türk Milleti'ni ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.6
Çin İmparatoru MS 585 yılında, Gök-Türk Kağanı İşbara'ya gönderdiği mektupta "Büyük Türk Kağanı" diye hitap etmiştir. İşbara Kağan'ın Çin İmparatoru'na cevabi mesajında da "Türk Milleti'nin Tanrı tarafından kuruluşundan bu yana 50 yıl geçti" ifadesine yer verilmiştir. Bunlar Türk adını resmileştiren olaylar olarak tarihe geçmiştir.
Göktürk yazıtlarında Türk sözü daha çok "Türk Budun" şeklinde geçmektedir. Türk Budun, Türk Milleti anlamındadır. Dolayısıyla Türk adı bu dönemlerde bir topluluğun veya kavmin isminden ziyade siyasi bir mensubiyeti belirleyen bir kelime olarak görülmektedir. Yani Türk soyuna mensup olan bütün boyları ve toplulukları ifade etmek üzere milli bir isim haline gelmiştir.
Türk kelimesinin anlamı üzerinde de çeşitli görüşler vardır. Bunlardan bazıları şu şekildedir:
Çin kaynaklarında "Tu-küe (Türk)" miğfer olarak yorumlanmakta; İslam kaynaklarında ses benzeşmesine dayanarak terk edilmekte, olgunluk çağı şeklinde değerlendirilmektedir.
Arminius Vambery'nin 19. yüzyılda yazdığı eserlerinde belirttiğine göre, Türk kelimesi "türemek"ten gelmektedir.
Ziya Gökalp bunu, "türeli" yani kanun ve nizam sahibi şeklinde açıklamıştır.
Ünlü Alman Türkolog Albert von Le Coq, Türk deyişinin "güç-kuvvet" anlamı taşıdığını ileri sürmüştür. Le Coq'un bu iddiası, Göktürk alfabesini 1893 yılında ilk kez çözen Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen tarafından da kabul edilmiş; Macar Türkolog Gyula Nemeth'in araştırmalarıyla da kanıtlanmıştır.
Bu konudaki diğer çalışmalara göre, Türk kelimesi, "Altaylı (Ceyhun ötesi Turanlı)" kavimlerini tanımlamak üzere 420'li yıllardaki bir Pers metninde görülmektedir. Yine 515'de, "Türk-Hun" (Kudretli Hun) tabirinin de geçtiği bilinmektedir. İran kaynaklarında Türk kelimesinin "güzel insan" karşılığında kullanıldığı belirtilmektedir.
9. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud, "Türk adının Türkler'e Tanrı tarafından verildiğini" belirtmiş; "gençlik, kuvvet, kudret ve olgunluk çağı" demek olduğunu bir kez daha vurgulamıştır. Türk kelimesinin "güçlü-kuvvetli" anlamına geldiği, bugün neredeyse bütün tarihçiler tarafından kabul görmüştür.
TÜRK YURDU
Günümüzde sayıları 350 milyonu aşan ve oldukça geniş bir bölgeye yayılmış olan Türkler'in ilk ana yurdunu tespit edebilmek için geniş araştırmalar yapılmıştır. Çeşitli alanlarda, farklı uzman ve bilim adamlarınca yapılan çalışmalar sonucunda her alanda farklı iddialar gündeme gelmiştir. Böylece ortaya şöyle bir tablo çıkmıştır:
Tarihçiler, Çin kaynaklarına dayanarak Altay Dağları'nın; etnologlar, İç Asya'nın kuzey bölgelerinin; dil araştırmacıları, Altaylar'ın veya Kingan Dağları'nın doğu ve batısının; kültür tarihçileri, Altay-Kırgız Bozkırları arasının; sanat tarihçileri, Kuzeybatı Asya sahasının; antropologlar ise Kırgız Bozkırı-Tanrı Dağları arasının ilk Türk ana yurdu olduğunu iddia etmişlerdir.
![]() ![]() ![]() TÜRK YURTLARI : 1. Türkiye ... 2. KKTC ... 3. Azerbaycan ... 4. Kazakistan... 5. Özbekistan... 6. Türkmenistan... 7. Kırgızistan... 8. Altay Özerk Cumhuriyeti... 9. Hakas Özerk Cumhuriyeti... 10. Tannu-Tuva Özerk Cumhuriyeti... 11. Tataristan... 12. Başkırdistan... 13. Çuvaşistan... 14. Doğu Türkistan... 15. Dağıstan... 16. Çeçen-İnguş... 17. Kabardey-Balkar Özerk Cumhuriyeti... 18. Karaçay-Çerkes Özerk Cumhuriyeti... 19. Abhazya Özerk Cumhuriyeti... 20. Acar Türkleri... 21. Ahıska Türkleri... 22. Kırım Türkleri... 23. Kerkük Türkleri... 24. Azeri Türkleri... 25. Horasan Türkleri... 26. Afganistan Türkleri... 27. Tacikistan Özbekleri... 28. Doğu Sibirya Türkleri... 29. Tobol Türkleri... 30. Tatar Türkleri... 31. Başkurd Türkleri... 32. Mişer Türkleri... 33. Nogaylar... 34. Stavropol Türkmenleri... 35. Gagavuz Türk Özerk Cumhuriyeti... 36. Balkan Türkleri... |
Bu konudaki araştırmalara göz attığımızda, Türkler'in ilk ana vatanlarının kesin sınırlarını çizmenin mümkün olmadığı görülür. Bunun asıl nedeni Türkler'in ilk zamanlardan itibaren oldukça geniş bir alana yayılmalarıdır. Son yıllarda yapılan dil araştırmaları göz önüne alındığında, ilk Türk yurdunun "Altay Dağları'ndan Urallar'a kadar uzanan, Hazar Denizi Kuzeydoğu Bozkırlarından Tanrı Dağları'nı kapsayan çok geniş bir bölge" olduğu anlaşılmaktadır.
Türkler, tarihin akışı içerisinde, ana yurtlarından çok uzak mesafelere göç ederek geniş bir coğrafi alana yayılmış; bugün Balkanlar'dan Çin Seddi'ne, Sibirya Bozkırları'ndan Horasan, Afganistan, Tibet'e kadar olan bölgeleri yurt edinmişlerdir.
MÜSLÜMANLIĞIN
KABULÜNDEN ÖNCEKİ TÜRK DEVLETLERİ
İslamiyet'i tanımalarından önce Türkler birçok devlet kurmuşlardır: Büyük Hun İmparatorluğu, Batı Hun İmparatorluğu; Tabgaç Devleti; Göktürk Devleti (Birinci Göktürk Kağanlığı, Doğu Göktürk Kağanlığı, Batı Göktürk Kağanlığı, İkinci Göktürk Kağanlığı); Uygur Devleti (Turfan Uygurluğu, Sarı Uygurlar); Avarlar; Bulgarlar (Büyük Bulgar Devleti, Tuna Bulgar Devleti ve İtil Bulgar Devleti); Hazarlar; Macarlar; Peçenekler; Kıpçaklar; Oğuzlar (Uzlar); Kumanlar; Sabarlar; Türgeşler; Kırgızlar; Karluklar; Kimekler...
HUN TÜRKLER'İ
![]() Hun dönemine ait altın plaka |
Çin kaynaklarında "Hiung-nu" olarak anılan Hunlar, tarihte adı geçen ilk Türk boyudur. MÖ 8. yüzyılda ortaya çıktılar; MÖ 200'lü yıllarda Teoman Yabgu'nun önderliğinde bir devlet kurdular. Teoman Yabgu'nun oğlu Mete döneminde, Hun Devleti'nin sınırları Japon Denizi'nden Hazar Denizi'ne kadar genişledi.
Hunlar sadece askerlik alanındaki başarılarıyla değil, devlet yönetimindeki yetkinlikleriyle de kendilerinden söz ettirmişlerdir. Nitekim başta Mete olmak üzere bazı Hun hükümdarlarının üstün nitelikleri, Çinliler tarafından bile kabul edilmiştir.
Bu dönem, aynı zamanda, at sırtında
göçlerin tarihte ilk defa belirdiği
zamandır. Batıya yönelen Hunlar,
olağanüstü hazırlık düzeylerinin
yanı sıra şaşırtıcı hareket
yetenekleriyle zaman içinde
kendileriyle aynı atçılık
disiplinine sahip olan Germenler ve
yüksek bir kültür düzeyindeki
Romalılar üzerinde üstünlük
kurmuşlardır.
|
|
Attila'nın MS 434'de hükümdar olmasıyla Hun Devleti'nin altın çağı başlamıştır. Bu dönem, Hun Devleti'nin Avrupa ve Asya'nın en güçlü devleti olduğu çağdır. Ne yazık ki Attila'nın ölümünden kısa bir süre sonra Hunlar dağılmışlardır.
GÖKTÜRKLER
Göktürkler'in
Türk tarihinde önemli bir yeri
vardır; çünkü Türk sözü ilk defa
resmi devlet adı olarak Göktürkler
tarafından kabul edilmiştir. Milleti
ifade etmesi bakımından siyasi bir
anlamı olan Türk kelimesi bu sayede
bütün bir milletin adı olmuştur.
Göktürkler ve Ergenekon Destanı
adeta bütünleşmiştir. Ergenekon
Destanı, Göktürkler'in kökenlerini
ve tarih sahnesinden kaybolup tekrar
meydana çıkmalarını anlatır.
Ergenekon'un, Aral Gölü çevresinde
veya Ötüken'e yakın bir yerde olduğu
tahmin edilmektedir. Destanın en
eski anlatımlarına Çin kaynaklarında
rastlanılmaktadır. İslam döneminde
bu destana ilk kez yer verilen
kitap, tarihçi Reşideddin'in Camiü't-Tevarih
adlı eseridir.7
Göktürkler zamanında, İpek Yolu'ndan dolayı çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle Sasani-Bizans savaşları başlamış ve 19 yıl sürmüştür. Çıkan savaş her iki milleti de sarsmış ve Müslümanlığın İran'da yayılıp yerleşmesinde büyük rol oynamıştır. Yine Göktürkler zamanında, Çin edebiyat ve fikir eserleri Türkçeye tercüme edilmiştir.
|
6. yüzyılda Bumin Kağan'ın kurduğu Göktürk Devleti, yaygın bir diplomatik ilişkiler dizisi oluşturmuştur. Göktürkler, 7. yüzyılda Çin egemenliği altına düşmüş olmakla birlikte, Kutluk adlı kahramanlarının yönetiminde 682'de yeniden bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır. Kutluk'un oğlu Bilge Kağan, kardeşi Kül Tigin ve babasının deneyimli veziri Tonyukuk ile birlikte ülkesini yüksek bir yaşam seviyesine ulaştırmıştır. Bu durum 8. yüzyılın ortalarına kadar devam etmiştir. Şurası bir gerçek ki, Bilge Kağan ve Kül Tigin Türk Milleti'nin yetiştirdiği en büyük kumandanlardandır.
Bu dönemden kalan Orhun yazıtları, bilge vezir Tonyukuk'un, Kül Tigin'in ve Bilge Kağan'ın mezar taşlarından oluşmaktadır.8 Orhun Abideleri'nin Türk tarihinde apayrı bir yeri vardır. Öyle ki bunlar Türk tarih ve kültürünün, Türkler'in faziletleri ve medeniyetlerinin, kısacası Türk'ün yüksek seciyesinin özlü bir ifadesidir.
Başlangıçta yalnızca akın ve savaşlar için kurulmuş gibi görünen Göktürk Kağanlığı, 8. yüzyılda bir kültür milleti olma yoluna girmiştir. Ayrıca Türkçe konuşan ve kendilerini birbirine yakın hisseden bütün Orta Asya halklarını biraraya getirmiştir.
TÜRGEŞLER
Göktürkler'in bir kolu olan Türgeşler, 7. yüzyılda bağımsızlıklarını ilan ettiler. Zamanla boylar arasında rekabetin artması ve iç çekişmeler, Türgeşler'in zayıflamasına yol açtı. Bu devlet 766 yılında Karluk Türkler'i tarafından yıkıldı.
Türgeşler, Türkler'in şehir ve kültür hayatını benimsemesinde ve batıdaki Türk nüfusunun artmasında büyük rol oynadılar. Böylece sonradan Selçuklular gibi büyük milletler kuracak olan Türk topluluklarının bilgi ve becerilerinin artmasını sağladılar. Ayrıca Doğu Avrupa'da gördüğümüz Uz, Peçenek gibi Türk topluluklarının da temelini oluşturdular.
Karluklar
Karluk Türkleri bir süre Göktürk Devleti'ne bağlı olarak varlıklarını sürdürdüler. Göktürkler'in dağılmasının ardından Çin'e direndiler ve kendi devletlerini kurdular. Türgeşler'in hakimiyetine son verdiler; onların topraklarını ele geçirdiler. Bu gelişme onları İslam ordularıyla karşı karşıya getirdi. Aynı tarihlerde Çin İmparatorluğu, Müslümanları durdurmak için büyük bir sefer başlatmıştı. Karluklar henüz Müslüman olmamalarına rağmen İslam ordularının yanında yer aldılar. Türk-Arap orduları, 751 yılındaki Talas Savaşı'nda, Çinliler'e karşı kesin bir zafer kazandı. Bu, Karluk Türkleri'nin Müslümanlarla kaynaşmasının ve Müslümanlığı kabul etmelerinin önünü açtı.
Uygurlar
Göktürkler
tarafından geliştirilen yüksek
devlet anlayışı, Orta Asya Türk
boylarının hafızalarında unutulmaz
bir yer edinmiştir. İşte bu açıdan,
745 yılında kurulan Uygur Kağanlığı,
Göktürk Devleti'nin bir devamı
gibidir.
Göktürk Devleti'nin sona ermesiyle dağılan Türk boyları, Uygur Kağanlığı'nın yönetiminde tekrar birleşmişlerdir. Böylece bölge Türkistan adını almıştır. 840 yılında, Uygur Kağanlığı'nın Kırgızlar tarafından yıkılmasında dini unsurlar önemli rol oynamıştır. Tibet'ten gelen rahipler Uygurların Mani dinini kabul etmesinde etkili olmuşlar; böylelikle Türk inanç ve ideallerine tamamen zıt olan bu din, Uygur Kağanlığı'nın sonunu hazırlamıştır.
Bununla birlikte Uygur Türkleri varlıklarını sürdürmüş, daha sonraki yıllarda da Müslümanlığı seçmişlerdir. Karahanlılar döneminde Türk-İslam medeniyetine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Günümüzde varlıklarını aynı adla devam ettirmektedirler. Ancak bugün sayıları 20 milyonu aşan bu Türk toplulukları, Çin Halk Cumhuriyeti ve Sincan Özerk Uygur Bölgesi'nde, ağır insan hakları ihlalleri altında yaşamaktadırlar.
Avarlar
Önce
Doğu Asya'da, daha sonra merkezi
Macaristan olmak üzere Orta
Avrupa'da devlet kurdular. Kökeni
hakkında kesin bilgiler bulunmayan
Avarların, Avrupa kavimleri üzerinde
önemli etkileri olmuştur. Avrupa
kavimleri, özellikle de Slavlar,
devlet yönetimi ve askerlik
konusunda Avarlar'dan çok şey
öğrenmişlerdir. Üzengiyi ilk defa
Avrupa'ya getirenler Avarlar'dır.
Araştırmaların ortaya çıkardığı sonuçlara göre, Avarlar'ın devleti, 9. yüzyılın başında Franklar tarafından yıkılmış; Avarlar da zamanla Hıristiyan toplulukları içinde eriyerek kaybolmuşlardır.
Bulgarlar
Büyük Hun Milleti'ni oluşturan değişik ve çok sayıdaki kavmin dağılmasıyla birlikte, bunların arasındaki Türk asıllı boyların bazıları yeniden Güney Rusya ovalarına döndüler. Bir kısım Hun Türkleri'yle, bu sıralarda doğudan aynı sahaya gelerek yerleşen Onogur Türkleri karıştılar. İşte bu gelişme Bulgar adı verilen yeni bir Türk kavminin oluşmasına yol açmıştır. Zaten Bulgar ismi, birbirine karışmak anlamına gelen Türkçe "bulgamak" fiilinden gelmektedir.
İlk Bulgar Devleti Kafkasya'da kuruldu. Ancak Hazarlar'ın saldırıları nedeniyle kısa sürede dağıldı. Bunun ardından bazı Bulgarlar Balkanlar'a geçtiler ve yeni bir devlet kurdular. Fakat bu bölgede bulunan Slav kavimleriyle karışmaları neticesinde, Ortodoks Hıristiyanlığı kabul ettiler ve Türklüklerini kaybettiler.
Hazar hakimiyetine girmek istemeyen Bulgarlar'ın bir kısmı kuzeye yöneldiler; İtil (Volga) boylarında yerleşerek Moğol istilasına kadar devam edecek olan bir devlet kurdular. İslam ülkeleri ile Hazarlar ve İskandinav kavimleri arasındaki ticaret yolları üzerindeki bölgelerinde ticaret ve tarım ile uğraştılar. Bulgar Şehri diye bilinen başkentleri, zamanın önemli ticaret merkezlerinden birisi oldu.
İleride anlatılacağı gibi, İtil Bulgarları 10. yüzyılın başında İslamiyet'i seçtiler; 13. yüzyıla kadar refah içinde yaşadılar. Moğolların ülkelerine saldırmalarının ardından burayı terk ederek Kazan bölgesinde yerleştiler.
İlk Müslüman Türk topluluklarından olan İtil Bulgarları, bugünkü Kazan Türkleri'nin atalarıdır. Diğer Bulgar toplulukları eriyip gittikleri halde, İtil Bulgarları Müslüman olmaları sayesinde kimliklerini koruyabilmişlerdir.
Hazarlar
Hazar
Hakanlığı, 7. yüzyılda Sabar
Türkleri tarafından kuruldu; Doğu
Avrupa'daki ilk Türk devletlerinin
en kuvvetli ve en uzun ömürlü
olanlarından birisi olarak tarihe
geçti. Hazarlar üç asır boyunca
Kafkaslar ile Macaristan arasındaki
geniş topraklarda hüküm sürdüler.
Ticaretle uğraştılar, sanata ve dini
araştırmalara önem verdiler, refah
düzeyi yüksek bir toplum meydana
getirdiler.
Hazarlar'ın kendilerine özgü dini yaşamları dikkat çekiciydi. Hanedan mensupları Museviliği, halk ise İslamiyet, Hıristiyanlık gibi farklı dinleri seçmişlerdi. Hazarlar huzur ve barış içinde yaşarlarken, 9. yüzyılın ortalarında, Peçenekler İtil-Harzem ticaret yolunu ele geçirdiler. Bu durum, başlıca gelir kaynağı ticaret olan Hazar Hakanlığı'nın zayıflamasına; Peçenek ve kendilerine bağlı Slav (Rus) prensliklerinin saldırılarıyla 10. yüzyılın ikinci yarısından itibaren de hızla çökmesine yol açtı. Dağılan Hazar toplulukları doğudan gelen Türk toplulukları arasında eridiler.
Hazarlar'ın devlet teşkilatı ve askerlik alanında, Slav kavimleri üzerinde önemli etkileri olmuştur. Hemen hatırlatalım, Hazar Denizi, adını Hazar Türkleri'nden almıştır.
ESKİ TÜRKLER'E GENEL
BİR BAKIŞ
Türkler kendilerine özgü hasletlerle tarih sahnesinde yerlerini aldılar. Aile, Türk toplumunun temeliydi. Aileler "uruk" denilen sülaleleri, uruklar da boyları meydana getirirdi. Boyların siyasi bir birlik kurmalarıyla "budun" oluşurdu. Devletin kurulması, birkaç budunun tek bir merkezin yönetimi altında biraraya gelmesine bağlıydı.
Dünya tarihine bir göz atın, hemen anlarsınız ki Türkler hiçbir zaman devletsiz kalmamışlar, her dönem bir veya birkaç devlete sahip olmuşlardır. Devletin başındaki hükümdar, "yabgu, han, kağan, ilteber" gibi isimlerle yüceltilmiştir. Hükümdarlar teorik ve pratik eğitimlerini deneyimli devlet adamlarının gözetiminde tamamlamışlar; devlet yönetiminde bilgelerden kurulu bir meclise danışmışlar; onların öğüt ve tavsiyelerini göz önünde bulundurmuşlardır. Bilge vezirler gerektiğinde hükümdarlara yol göstermiş, gerektiğinde onları açıkça eleştirmişlerdir. Bu sistemin halkın huzur, adalet ve zenginlik içinde yaşamasında önemli bir payı vardır.
Türkler'in askerlik sanatı, disiplinli orduları ve savaş teknikleri dillere destan olmuştur. Avrupa ve Asya kıtalarının büyük devletleri, ordu teşkilatlarını düzenlerken Türkler'i örnek almışlardır.
Eski Türkler'in belirgin özelliklerinden biri törelerine olan bağlılıklarıydı. Türk töresi yazılı değildi; dilden dile ve nesilden nesile aktarılırdı. Hükümdarlar dahil herkes törenin hükümlerine uymakla yükümlüydü. Türk töresi, ağır cezalar da içermekle birlikte doğruluk ve adaletten asla ayrılmazdı; yüzyılların birikimi ve tecrübesinin ürünüydü. Töre, devletin bir anlamda anayasası gibiydi.
Günümüzde özgürlük ve eşitliğin öncülüğünü yaptıklarını iddia edenler bilmelidir ki, insan hak ve hürriyetlerinin gerçek anlamdaki ilk uygulayıcısı Türkler olmuştur. Türkler tarafından kurulan devletlerde din, dil ve ırk ayrılığı gözetilmeksizin herkese eşit davranılmıştır. Profesör Hakkı Dursun Yıldız bu gerçeği, "Bütün tarih boyunca Türkler'de din, dil ve ırk ayrılığı sebebiyle Amerika ve Avrupa'da her zaman rastlanan bir katliama, işkenceye ve hakların elinden alınmasına kesinlikle rastlanmamaktadır" şeklinde ifade etmiştir.9
Dikkat çekici bir nokta, eski Türk kavimlerinde, kadınların erkeklerle neredeyse eşit haklara sahip olmalarıydı. Türk kadınları toplum hayatının hemen her aşamasında görev alırlar; yeri geldiğinde savaşmaktan çekinmezlerdi.






